Gezilerim


( Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi Gezi Dergisinin 8 Ağustos 2007 tarih ve 94 sayısında yayınlanmıştır. ) 

Jeepneyler - Angeles - FilipinlerNereden bilirdim ki, okyanustan gelen bir tayfunun gezi programımı etkileyeceğini… Halbuki Manila Havaalanı’na inişimle, her şey ne de güzel başlamıştı; yağmurun hafif hafif çiselediği tatlı bir eylül akşamında..

Evet, geçmişten bu yana savaş ve depremlerle iç içe yaşayan Filipinler, bir yandan da tayfunlarla, fırtınalarla boğuşmaya devam ediyor. Ama her şeye rağmen yaşam da tüm hızıyla devam ediyor bu ülkede…

Filipinler, Türk vatandaşlarına vize uygulamayan az sayıdaki ülkelerden biri. Ülkeye girişte 21 günlük kalış izni veriliyor. Kısa süren işlemlerden sonra, 7107 adadan oluşan bu gizemli ülkenin başkenti Manila’dayım..Havaalanının çıkışında bekleyen lüks araçlardan biriyle kalacağım otele geçiyorum. Karanlık bir akşamla başlayan Manila’lı günlerim; gündüzleri sıcak ve nemli, akşamları ise lambasızlıktan karanlıklara bürünmüş sokak ve caddelerdeki gezintilerimle geçiyor.

Manila, Filipinler’in en büyük adası olan Luzon’da yer alıyor. 12 Milyon Muz Satan Öğrenci - Angeles - Filipinlerinsan barındırıyor bu kent. Kent merkezi nispeten gelişmiş olmasına rağmen, diğer bölgeler hayli geri ve bakımsız.. Şehir içi ulaşım, tüm caddelerde arı gibi işleyen Jeepney’ler ve hurdaya dönüşmüş otobüslerle yapılıyor. Özellikle Jeepney’ ler, şehir içi taşımacılığın temelini oluşturuyorlar. Cipten daha uzun, üzeri kapalı, iki yanı açık, yaklaşık 20 kişi alabilen yolcu taşıma araçları bunlar..1940’larda ABD askerlerince Filipinler’e getirilmiş olan savaşın egzotik araçları Jeep’ lerden esinlenerek, girişimci Filipinlilerin ustalığıyla ortaya çıkartılmışlar. Ön taraftaki şoför mahallinin dışında, her tarafı açık..Her yere gidebilmeleri ve ucuz olmaları nedeniyle Manila’da tercih edilen en gözde toplu taşıma aracı…

Kapalı Pazar Yeri - Bagguio - FilipinlerRoxas Bulvarı üzerindeki Kültür Kompleksi, Çocuk Müzesi ve gezip görülebilecek daha pek çok yere sahip kentin en ilgi çekici tarafını Intramuros Bölgesi oluşturuyor. “Duvarların içinde“ anlamına gelen Intramuros, merkeze yakın bir yerde kurulmuş. 64 hektarlık bir alanda beşgen şeklinde, etrafı geniş ve yüksek 4,5 km. uzunluğunda duvarla çevrili bir bölge. Cadde ve sokakları dar, ancak temiz bir yer. İçerideki tarihi doku korunmuş olduğu için çok katlı yapılaşma yok. Bölgede kiliseler, okullar, müzeler, alış veriş merkezleri ve uzun yıllar hapishane olarak kullanılmış bir kale mevcut. Intramuros, Manila’nın ilk kurulduğu yer olup, birkaç kez depremde yıkılmış ve yeniden inşa edilerek, kentin en önemli turistik merkezi haline dönüşmüş.

Intramuros’un hemen önündeki Rizal Park’ının bir köşesinde Dr. Rizal Dr. Rizal Anıtı - Manila - FilipinlerAnıtı yükseliyor. Dr.Rizal, İspanyollara karşı mücadele etmiş Filipinli bir özgürlük savaşçısı. Genç yaşta 20 civarında yabancı dil öğrenmiş, şair ve yazar, ulusal bir  kahraman. 35 yaşında iken yargılanıp 30 Ekim 1896’da idam edilmiş. 30,5 m. Yüksekliğindeki anıtı, idam edildiği yere dikmişler…

Merkezdeki Malate, Ermita bölgeleri ve ünlü Mabini Caddesi, Manila’da ki eğlence ve gece hayatının odak yeri. Viagraların ulu orta insanlar tarafından sokaklarda  satıldığı bir yer…

Birkaç gün sonra Mindoro adasındaki Puerto Galera’ya, oradan da ünlü Sabang Plajı’na geçiyorum. Deniz ve yağmurun kardeş gibi olduğu Sabang, dünyanın dört bir köşesinden gelen turistlerle dolup taşan bir tatil ve dalış merkezi.Küçük bir köy olmasına karşılık, çok sayıda otel, pansiyon, restoran ve diskotek yer alıyor.

Başkentten bir manzara - Manila - FilipinlerSabang’tan beyaz kumsallarıyla ünlü Boracay Adası’na geçme planlarımı yaparken, gece patlayan Manila merkezli tayfun bir anda uçak, otobüs ve tekne seferlerinin iptaline neden olunca, rotamı ülkenin kuzeyine çevirmek zorunda kalıyorum. Kalmış olduğum otel ayakta, ancak civardaki çok sayıda binada önemli hasarlar oluşmuş. Tayfunda yüzlerce ölü, binlerce yıkılan ev ve kayıp insan var.Her tarafta ciddi hasarın görüldüğü Manila, üç gün elektriksiz kalıyor.,.

Luzon Adası’nın kuzey kısımlarında Bagguio ve Banaue kentleri yer alıyor. Her iki kent te, dağlık bir bölgede kurulmuş olduğundan, güney kesimlerdeki sıcağın etkisi pek görülmüyor. Deniz seviyesinden 2000 metre. yükseklikte yer alan Bagguio, ülkenin bir oksijen deposu olmasına karşılık; yine dağlar üzerindeki Banaue  pirinç tarlalarıyla önemli bir ziyaret noktasını oluşturuyor.

Bunların dışında, ismini civardaki bir ağaçtan alan Sampaloc Gölü Temizlikçi Kadın - Manila - Filipinleryakınlarında yer alan San Pablo, 100 Adalar’a yapılan gezilerde konaklama kentleri işlevini gören Lucap,Alaminos ve bir zamanlar Amerikan Donanması’na üs merkezi oluşturmuş,aynı zamanda Luzon Adası’nın önemli bir kumsalı olan Subic ve de dönüş yolu üzerindeki Olongapo gezimin belirli duraklarını oluşturuyor.Tabii ki,binlerce adadan meydana gelen bu ülkede,böylesine kısa bir süre içinde ancak bu kadar yer gezilebiliyor.Filipinler,özellikle, deniz ve dalışa meraklı olanlar için ideal bir tatil ülkesi.

Ülkenin 299.000 km² ‘lik bir kesiminde 85 milyon insan yaşıyor. 10 ayrı dil ve 87 ayrı diyalekt konuşan halkın % 83’ü Katolik, % 9’u Protestan, % 5’i Müslüman, geriye kalanı da Budist’lerden oluşuyor. İngilizce’nin yaygın bir şekilde konuşulduğu ülkenin resmi dili ise Tagalogca.

Sabang Plajı - Mindoro Adası - FilipinlerTropikal iklime sahip Filipinler’de 12.000 değişik bitki türü bulunuyor.. Dünyadaki 500 İstiridye Mercanı türünün 488’ i ve dünyadaki en büyük 8 istiridyenin 7 tanesi bu ülkenin sularında yaşıyor.,Tarım ve hizmet sektörünün yanı sıra, özellikle son yıllarda deniz ürünleri ticareti ve turizm, ülke ekonomisinin lokomotifleri konumunda.

Bir ekim günü sıcağının nemli saatlerinde, biraz da gözüm arkada kalarak, Filipinler’den ayrılmak üzere havaalanının yolunu tuttuğumda; denizi, kumsalı, renkli akşamları, yemyeşil doğası; yoksul; ama okyanusun ortasında mutluluk aramaya çalışan siyah renkli insanların ülkesi Sampaloc Gölü - San Pablo - FilipinlerFilipinler’i geride bırakmaya hazırlanıyorum…

Uçağım havalandığı zaman; yağmurun ne zaman yağacağı, sıcağın ne zaman kaybolacağı belli olmayan bir ülke bırakıyorum arkamda..Yaşamı savaş ve depremlerle geçmiş yaşlı bir Filipinliye “bu ne ki; sen asıl bundan sonrakine bak !. ” dedirten tayfunlarla yaşamaya çalışan bir ülke..Sanki, “hayata nişanlı, tayfuna sözlü” gibi  !

İSMET İNCE

( Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi Gezi Dergisi’nin 21 Kasım 2007 tarih ve 109. sayısında yayınlanmıştır. )

Bolivar Meydanı - Bogota - KolombiyaKolombiya ve Venezuella’yı kapsayan bir aylık gezimin hazırlıklarını yaptığım son günlerde, restoranımda tanıştığım iki Alman misafirden birisi, Kolombiya’ya gideceğimi öğrenince, “  biliyor musun, bir Alman dostumuz, Kolombiya’da kaybolan Almanlarla araştırma yapmak üzere, iki yıldır orada çalışıyor. Oraya, diğerleri de gezmeye gitmişti “ diye başlamıştı sözlerine…Misafirleri dikkatle dinledim. Fakat ben,  kararımı vermiştim : “ Kolombiya’ya ölmeye değil, gezmeye gidecektim! “

Venezuella’nın sınıra yakın kenti San Cristobal’dan dört Kolombiyalı ile bindiğimiz 1982 model taksiden, bir saate yakın yolculuk sonunda indiğim yerin, Kolombiya’nın Cucuta kenti olduğunu öğrendim. Şaka değil, Kolombiya’daydım.

Fakat, Venezuella’dan çıkış, Kolombiya’ya giriş mühürü vurulmamıştı pasaportuma. Kısa bir şaşkınlıktan sonra, aynı taksiyle Kolombiya’dan çıkıp, tekrar Venezuella’ya döndüm. Venezuella’nın sınır kasabası San Antonio ile Kolombiya’nın Cucuta kenti içi içe geçmiş durumda. Bu iç içelikte gümrük binalarını bulmak  kolay olmadı. Şoförle birlikte dolaştığımız sokak aralarındaki bir ofisten aldığımız çıkış belgesi ve yandaki caddede hizmet veren başka bir ofisten pasaportuma vurulan giriş mühürü ile Cucuta kentine geri döndük.

Bir Sokak - Cartahena - KolombiyaArdından aynı gün başlayan, 18 saatlik Cucuta – Barranquilla yolculuğum ertesi günü öğle saatlerinde son buldu. Barranquilla Terminali, şehir merkezine 3 km. mesafedeydi. Merkeze giden bir araba beklerken, otel sorduğum bir Kolombiyalı’nın “ buralar çok tehlikelidir, yalnız nasıl gezeceksin, gel bizde kal “ demesi üzerine, çok gönüllü olmasam da, iki gün evlerinde misafir oldum. Bazı bölgelerini hiç dolaşmadığımız, büyük bir sahil kenti olan Barranquilla’da kaldığım sürede yanımdan ayrılmayan ve son derece sıcak ilgilerine tanık olduğum bu aile ile başlayan dostluğumuz hala devam etmekte.

Otobüs terminaline kadar gelip, beni uğurlayan aile fertleri ayrıldıktan sonra, Cartahena kenti, gezimin önemli bir durağını oluşturdu. Cartahena; tarihi, turistik bir kent. Özellikle, etrafı “ Las Murallas “ denilen geniş ve yüksek duvarlarla çevrili “ Eski Cartahena “ , kentin en önemli ziyaret bölgesi durumunda. “ Puerto de Reloj “ diye anılan geniş kapıdan girilen bu bölgedeki taşla kaplı dar sokaklar, ahşap balkonlu rengarenk evler ve her birinde farklı Kolombiya meyvelerinin satıldığı seyyar satıcılar, buraya keyfine doyulmaz bir güzellik ve canlılık katıyor. Cartahena’daki müze ve yönetim binalarının önemli bir kısmını da barındıran bu bölgedeki “ Plaza de Los Coches “de, akşamları yerel kıyafetler içindeki  sanatçılarca sunulan hareketli Kolombiya dans ve müzik gösterisi, izleyenlere eğlenceli dakikalar yaşatıyor.

“ Eski Cartahena “ nın hemen karşı tarafında bulunan “ San Felipe de Los Coches Meydanı ve Faytonlar - Cartahena - KolombiyaBarajos “ kalesi , kenti tepeden seyretmek için ideal bir yer. Kalenin içindeki, eni 1 m., yüksekliği  2 m.ye yakın olan ve muhtelif amaçlarla kullanılan tüneller ilgi çekici.

Bunun dışında, 16. Yüzyıl sonuna kadar, dinsel bir kuruluşun çalışma yeri ve mahkemesi olarak kullanılıp, sonradan “ Tarih Müzesi “ ne dönüştürülen heybetli yapı ve çok sayıdaki manastır Cartahena’nın önemli ziyaret noktalarını oluşturuyor.

Medellin kentinden gidilen Santa Fe, küçük bir yerleşim yeri. Geleneksel mimarisini bozmadan bugüne kadar getirebilen bu  sakin kasaba, birkaç yıl önce, çekim için buraya gelmiş bir Türk TV kanalı sayesinde, Türkiye’nin iyi tanındığı bir yer.

Bir Cadde - Popayan - KolombiyaÜlkenin sıcağına rağmen, serin havasıyla insanı dinlendiren Manizales ve hemen giriş kısmında “ Estambul “ isimli bir oteline bile tanık olduğum Pereira’dan sonraki durağım, kahve tarlalarıyla ünlü Armenia oldu.

Armenia, Kolombiya’daki kahve üretiminin önemli bir kısmını ihtiva eden bir kent. Kentin bazı noktalarında,  kahvenin önemine vurgu yapmak üzere oluşturulmuş bazı  parklar ve yapılar, kahve üretimiyle kentin ilişkisini hemen ortaya seriyor. Armenia’nın civarı bütünüyle kahve tarlalarıyla kaplı. Kentin 30 km. mesafesinde bulunan “ Parque Nacional del Cafe “ kahve üretiminin safhalarını göstermek üzere düzenlenmiş, geniş yeşil bir bölge. Armenia’nın önemli bir ziyaret bölgesini oluşturan bu kahve parkı,  haftanın belli günleri ziyaret edilebiliyor. 

Armenia, ilk defa 1923 yılında kahve ile tanışmış ve ilk kahve, “ Destapao “ ismiyle halka sunulmuş. Destapao’nun, tüm zamanların en iyi kahvesi olduğu söyleniyor. Bugün Armenia toprağının % 75-80’i kahve çiftlikleriyle kaplı.

Yine, içinde pek çok bitki ve kuş türünü barındıran “ Botanik Bahçesi “, Muhtelif Heykeller - San Agustin -  Kolombiyayolu Armenia’ya düşenlerin uğrayabileceği bir yer.

Armenia’dan sonra rotam, ülkenin güneyindeki Popayan ve San Agustin oldu.

Popayan, tüm binaları kolonyal tarzda yapılmış, genelde iki katlı yapıların hakim olduğu bir kent. Son derece temiz ve araç gürültüsünden uzak, her tarafı yürüyerek gezilebilen sade bir kent. Telefon hizmetinin, merkezdeki Caldas Parkı civarında dolaşan kişilerin cep telefonlarıyla sunulduğu Popayan, Kolombiya seyahatinde yorulanların bir dinlenme yeri gibi.

Dağların arasından ve taşlı topraklı yollardan, ara sıra da asker kontrolünden geçilerek gidilen San Agustin ise, küçük ve sakin bir yerleşim yeri. Bölgedeki gizemli bir uygarlığın kalıntılarını taşıması nedeniyle, ülkenin arkeolojik başkenti sayılıyor.  Dağlar arasına serpilmiş “ Parque Arquelogico Nacional “ olarak söylenen bölge, UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası listesinde yer alıyor ve buradaki  tarihi kalıntıları gezmek için, günlük tura katılmak gerekiyor. San Agustin bu yönüyle, ülkenin başka bölgelerinde göze çarpmayan turistlerin uğradığı yerlerin başında geliyor.

Bir Cadde - Santa fe - KolombiyaKolombiya’daki son durağım, başkent Bogota olmuştu. Çoğu kısımlarında tek başına dolaşmanın tehlike arz ettiği Bogota’nın en önemli gezi bölgesi La Candelaria’da  İsrailli biri tarafından işletilen Centro Plaza Hotel’i başkentteki konaklama merkezim oldu. Otel, belki de, Kolombiya’da kaldığım yerlerin en iyisiydi. Otelin civarı tamamen tarihi binalarla kaplı.

Bölgenin merkezine “ Bolivar Meydanı “ kurulmuş. Dört bir tarafı Adalet Sarayı, Katedral, Kongre ve Belediye Binalarıyla çevrili. Meydana açılan cadde ve sokaklarda çok sayıda müze var. Haftanın belli günlerinde, caddelerin bir kısmı kapatılıp, bisiklet kullananlara tahsis ediliyor.

Bolivar Meydanı, günün tüm saatlerinde kalabalık. Özellikle güvercinler ve onlara yem atan çocuklar, meydanın ana temasını oluşturuyor.

Pek çok gezi noktasına sahip Bogota’daki “ Altın Müzesi” ülke altın Kolombiyalı Bir Aile - Barranquilla - Kolombiyatarihinin renkli bir sunumunun yapıldığı ilginç bir yer.

Kolombiya, 43 milyon nüfuslu bir Güney Amerika ülkesi. Sıcak bir iklime sahip. Nüfusun yarıdan fazlası Mestizo, % 20’ beyaz, % 5’i siyahlardan oluşuyor. Halkın % 80’i Katolik. Dünya kokain üretiminin % 80’i, 145.000 hektarlık bir alanda Kolombiya’da yapılıyor. Bu alanların önemli bir kısmı, ülkedeki gerilla örgütü FARC’ın denetimindeki topraklarda bulunuyor. Ülkede fiyatlar, bize nazaran daha düşük. Yaşam standartları geri olup, işsizlik, soygun ve adam kaçırma yaygın şekilde yaşanıyor. Turistlerin pek fazla rağbet etmediği ülkenin muhtelif bölgelerindeki, çok sık resmi görevli görevli kontrolleri, insanı sıkar durumda. Hava karardıktan sonra, hayatın önemli ölçüde durduğu bu coğrafyada, şehirlerarası yolculuklarda, yol boyunca sık sık nöbet bekleyen askerler, ülkenin durumuna dair ip uçları verebilir. Rahat seyahat etme ve gezme imkanlarının zorluğuna rağmen, ben herhangi bir problemle karşılaşmadım.

Bir Cadde - Armenia - KolombiyaÜlkede petrol, altın ve kahve üretimi ekonominin dinamosu sayılır. Özellikle kahve, önemli bir ihraç kalemidir. Kahve sayesinde döviz elde etmeye çalışan Kolombiya’nın, havaalanından ayrılırken, hediye olarak aldığım birkaç kahve paketinin görevlilerce açılarak, kokain kontrolü yapılması, ülkeden ayrılacağım saatlerde; ülkenin değişik bölgelerindeki kontroller esnasında muhatap olduğum ifadelerin  yeni bir tekrarı ve Kolombiya’dan “ güle güle “ si gibiydi.

Türkiye’ye dönüşümde, seyahat öncesi restoranda tanıştığım Alman ailenin  söyledikleri hala kulaklarımdaydı. Kolombiya’daki görevli arkadaşlarına yeni bir iş çıkartmamıştım. Bunu onlara iletemedim. Ama, ben haklı çıkmıştım. Zira, Kolombiya’ya “ ölmeye değil, gezmeye gitmiş “ ve dönmüştüm. Evet, ben haklı çıktım. Herkese tavsiye olunur!

İSMET İNCE
 

( Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi Gezi Dergisi’nin 6 Şubat 2008 tarih ve 120 nolu sayısında yayımlanmıştır. )

Yamsakuro’dan bir görüntü - Fildişi SahiliiBurkina Faso sınırından çıkıp, Fildişi Sahili kapısına vardım. Ama kimse pasaport ve vize kontrolu yapmamıştı. Aslında, Fildişi Sahili de Türklere vize uyguluyor. Fakat, kapıda ne vize soran var, ne de pasaport isteyen! Sınırın iç kısımlarındaki diğer bazı yolcuların da benzer durumda olduğunu gördüm. Hiç kimse vize ve pasaport kontrolu için güvenlik görevlilerinin yanına gitmiyordu. Durum dikkatimi çekti ve birkaç kişiye ” pasaport kontrolu nerede yapılıyor” diye sordum, fakat aldığım cevap ilginçti: ” Burada giriş-çıkış serbesttir. Kimse vize sormaz!” Garibime gitmişti. Fakat, benim mutlaka bir yerlerden giriş mühürü almam gerekiyordu. Zira, her hangi bir kontrol olsa, kaçak giriş yaptığım sanılacaktı. Bu yüzden, yolun biraz ilerisinde tahta sehpalarda oturan birkaç resmi Yamsakuro’da bir manzaragörevlinin yanına vararak, giriş mühürü istedim. Görevliler, “gerek yok” dedilerse de, benim ısrarım üzerine yerinden kalkan üniformalı bir görevli ” gel” diyerek, beni küçük bir kulübeye götürdü. ” Ne istiyorsan söyle!” deyip, yan masadaki mühürlerden bir tanesini eline alıp, “bu olur mu?” deyince, işlerin buralarda gelişigüzel yürüdüğünü anladım ve görevlinin elindeki mühürün ne mühürü olduğunu bilmeme rağmen, yeter ki bir mühür olsun deyip, pasaporta vurdurdum. Mühürün okunacak hali de yoktu ve ne olduğu da belli değildi. Askere tarih yazmasını söyledim. Fakat, onu da pek beceremiyordu. Bunun üzerine elinden tutarak, mühürün yanına giriş tarihimi yazdırdım. Artık, işlem tamamdı ve gidebilirdim. Ferkese kentine giden bir dolmuşa bindim. Araba hareket etmişti ki, 1,5 km. sonra yolda askerlerce durdurulduk. Kimlik kontrolu için dışarı çıkartıldık. Pasaportumu alan, elinde uzun silahı bulunan sivil bir görevli para istedi. Ben ısrarla vermeyeceğimi söyleyince, sandalyesine oturup, pasaportu cebine koydu ve “git o zaman ” dedi. Pasaportumu almadan gitmeyeceğimi söyleyince de, ” para vermezsen, pasaportu alamazsın!” dedi. Görevli ciddiydi. Bir türlü pasaportumu alamıyordum. Olacak gibi değildi ve istediği parayı vermek zorunda kaldım. Aslında fazla para da istemiyordu. Fakat, para vermek zoruma gitmişti ve o nedenle karşı çıkıyordum para vermeye. Ama, yapacak bir şeyim de yoktu ve 200 CFA verip, pasaportu kurtardım. 650 CFA’nın 1 Euro olduğu düşünülürse, verdiğim para 1 Euro’nun 1/3′ü kadardı. Bana önemsiz gelen bu para, savaş halinde olan askerler için önemli paraydı. Fildişi Sahili’nde yolculuk yaptığım her zaman bu tür kontroller ve para ödeme işi hep devam etti. Her birkaç km. de arabalar durduruluyor ve herkesten para alınıyordu. Bazen 200 CFA, bazen 500 CFA alıyorlardı. Timsahlı Havuz - Yamsakuro - Fildişi SahiliTabii, bu parayı vermeden pasaportları almak mümkün olmuyordu. İlkinde zoruma giden bu davranışa artık alışmıştım ve her pasaport konrolunda, ” kaç CFA?” diye soruyor ve hemen parayı ödüyordum. Fildişi Sahili’nin sahil kenti ve gezimin son durağı Abidjan’a kadar devam etti bu durum. Haklıydılar da aslında. Zira, Fildişi Sahili’nde kuzeyle güney arasında iç savaş yaşanıyordu. Benim gezi rotam, ülkenin bir boyundan öbür boyuna kadar devam ettiği için, hep savaşın içinden geçmek zorunda kalmıştım. Aslında her hangi bir problemle karşılaşmadım. Fakat, her gün eli silahlı kişilerce çevrilmem ve her defasında da para ödemek zorunda kalmam, Fildişi Sahili’ndeki gezime hem renk katmış, hem de ülkenin içinde bulunduğu çalkantı hakkında bana detaylı bilgi vermişti. İç savaş nedeniyle turistin gitmediği ve bir yabancı olarak tek başıma dolaştığım Fildişi Sahili, yemyeşil ve ormanlar arasında kurulmuş bir ülke. Bir aile - Yamsakuro - Fildişi SahiliSanayi ve tarım yok. Kentler son derece geri ve bakımsız. Ülkenin başkenti bile bundan nasibini almış durumdaydı. Sadece, Abidjan, nispeten hareketli ve bir gömlek ilerdeydi. Az da olsa, modern binalar ve iş merkezlerinin bulunduğu bir sahil kenti olan Abidjan, ülkenin sanki bir ticaret ve finansman merkezi durumundaydı. Akşamları, dışarı da bulunmak ciddi sorunlar yaşatabiliyor. Hava karardığı zaman sokaklarda dolaşmak zor oluyor. Çünkü, aydınlatma yok ve sadece el feneri ile gezebilme imkanı var. Birkaç büyük kapalı pazaryeri dışında, ticaret genellikle kaldırımlarda kurulan tezgahlarda yürüyor. Yeme faaliyetlerinin pek çoğu bu tezgahlarda yapılıyor. Muz ve mango’nun önemli meyveler arasında olduğu bu tezgahlarda, lipton çay ve “siyah kahve” dedikleri bir kahve türü en çok tercih edilen ve tüketilen içeceklerdir. Hamur karan kadınlar - Abidjan - Fildişi SahiliEt, tavuk ve balığın en ünlü yiyeceği oluşturduğu kaldırım tezgahları, çoğunluğunu kadınların oluşturduğu satıcılarca idare ediliyor. Ramazan ayı olmasına ve önemli bir Müslüman nüfusu barındırmasına karşın, ülkede çok sayıda Hıristiyan yaşamakta ve başta bira olmak üzere muhtelif içecekler, pek çok yerde rahatça kullanılabilmektedir. Herşeyin rahatça ve kimsenin her hangi bir sıkıntı duymaksızın, pek çok şeyi serbestçe yapabildiği Fildişi Sahili, şimdilerde iç savaşı sona erdirerek, yoluna devam etme çabasında.

İSMET İNCE

     Üç saat araba bekledikten sonra Mali’nin sınıra yakın kenti Koro’dan ayrılıp Burkina Faso sınırına vardığımızda güneş batmak üzereydi.  Düz bir arazide kurulmuş küçük bir kulübe önünde bekleyen askerlerce yapılan pasaport kontrollerinden sonra, tekrar yola koyulduk. En kolay sınır geçişim burada olmuştu. Ouahigouya Kenti’nde Terzi Dükkanı - Burkina FasoSaatin 7′yi gösterdiği akşam karanlığında Ouahigouya kenti terminalinde yolculuğumuz sona erdi. Ouahigouya, uzun bir caddenin iki yanına kurulmuş küçük bir kent. Cadde üzerinde tanıştığım genç birinin tavsiyesi üzerine karanlık ara sokaklardan birinde bulduğum Hotel Liberte’ye yerleşip, sabahtan beri aç olan karnımı doyurmak üzere tekrar ana caddeye çıktım. Batı Afrika gezim süresince en lezzetli pilavu buradaki bir açık hava restoranında yedim. Gecenin geç vaktine kadar zamanımı alan hareketli Ouahigouya caddelerinden otele döndüğümde gecenin yarısı olmuştu. Burkina Faso’daki ikinci durağım başkent Ouagadougou oldu. Modern binaları Ouahigouya Kenti’nde Pazar Yeri - Burkina Fasove tertemiz caddeleri ile Ouagadougou en beğendiğim kentlerin başında gelir. Birkaç km.yi bulan ana bulvarın etrafına dizilmiş bankalar, idare binaları ve iş merkezleri ile bu cadde, başkentin ana dokusunu oluşturuyor. Merkeze yakın bir geniş alan üzerine kurulmuş yapılar arasındaki Katedral’e ait bir misafirevi buradaki konaklama merkezim oldu. Ağaçlar arasındaki, bu birkaç katlı misafirevi, gerek temizliği, gerek hizmetin kalitesi itibariyle hiç de bizdekilerden aşağı değildi. Ciddi güvenlik sorunları olan bu bölgenin belkide en güvenli yeri sayılabilirdi. İnsanlarının içtenliği ve yardımseverliğine hayran kaldığım Uoagadougou Kenti yolunda Restoran - burkina FasoOuagadougou’da geçirdiğim birkaç gün sonunda rotamı, Fildişi Sahili’ne geçiş noktası olan Bobo-Dioulasso’ya çevirdim. Havanın kararmasıyla, hayatın söndüğü bu kent, açık hava pazarları ve tek sıra halinde yan yana ve tek katlı olarak dizilmiş binalarıyla ünlü. Neredeyse, her bir sokak, ayrı bir iş kolunda ticarete ev sahipliği yapıyor gibiydi. Ertesi sabah erkenden bindiğim otobüs yolculuğu bir haftalık Burkina Faso  gezimi tamamlayan son yolculuğumdu. 274.000 km2′ lik bir alanda 14  milyona yaklaşan bir nüfusu barındıran ve halkının % 50′si Bobo Kenti’nde Tren İstasyonu - Burkina FasoMüslümanlardan oluşan Batı Afrika’nın bu sade ve sıcak insanlar ülkesi Burkina Faso, yolu oralara düşenlerin mutlaka uğraması gerekli bir ülke olarak belleğimde yerini almıştı. Yakıcı Afrika sıcağının doruğa çıktığı öğle saatlerinde sınırdan geçip, tekrar yola koyulduğumda, son durağım Fildişi Sahili’ydi.

Bir Çarşı - Bamako - MaliMali, Batı Afrika’nın en fazla topraklara sahip ülkelerinden biri. Türkiye’de diplomatik misyonu bulunmadığından vizesini, Senegal’in başkenti Dakar’daki Mali Elçiliği’nden almak zorunda kaldım. Türklere tek girişli ve 1 ay süreli vize veriliyor. Fakat 22.000 CFA karşılığı. 1 Euro=650 CFA olunca, yaklaşık 34 Euro vize ücreti ödenmek zorunda. Müracaattan 1 gün sonra verilen vizemi aldım ve Senegal’in sınır kenti Kıdıra’dan 3 km. yürüyerek, uzun bir köprüden geçip girdim Mali’ye. Senegal ve Mali’yi bir nehir ayırıyor ve bir köprü bağlıyor birbirlerini. Köprüyü geçince Mali’nin Diboli Kenti karşılıyor girenleri. Pasaport ve giriş işlemleri Diboli’nin iç kısımlarında bir ofiste yapılıyor. Formalitelerin tamamlanmasıyla, köprünün  yanıbaşında bekleyen araçlardan birine binerek, Kayes Kenti’ne geçtim. Akşam olmuştu. Hemen bir otel bulup yerleştim. Fakat, oda çok sıcaktı, uyuyamadım. Zaten sivrisinekler ilk engel. Sabahı zar zor bulunca, adına terminal denirse, öyle bir terminalden tüm günü alan bir yolculuk sonunda başkent Bamako’ya, akşam 7 sularında ulaştım. Yerleştiğim Hotel de Jeunesse, günün yorgunluğunu unutturan iyi bir konaklama kompleksiydi.

Bamako, Segou, Mopti ve Koro ve bazı küçük yerleşim merkezleri ziyaret ettiğim Cami - Mopti Kenti - Maliyerlerdi. Fakat, Mali’yi çok geri buldum. Bamako, başkent olmanın yanında ülkenin yükünü çeken bir merkez durumunda. Mopti, çok ilerlemiş olmamakla beraber önemli bir turizm noktasını oluşturuyor Mali’de. Ülkenin en önemli turistik bölgesi Tumbuktu. Fakat, ülkedeki ulaşım ağının güçlüğü yüzünden, Cumartesi 5 saat, Pazar günü de 3 saat araba beklememe rağmen Tumbuktu’ya bir araç bulamadım. Zaten doğru dürüst terminal ve garajları yok. Arabaların hareket yeri dedikleri yerde de araba bulunmuyor. Tedarik edilen hurdaya çıkmış arabalar da, yolcu tamamlanmadan yola çıkmıyor. Tumbuktu’ya Bir kız Çocuğu - Segou - Maligidememek, Mali’de en üzüldüğüm şey oldu. Segou, arada bir yer ve çok geri. Koro ise, sınıra yakın kent. Ama adı kent. Köyden farkı yoktu. Evler tamamen kerpiçten ve son derece bakımsız.

Türklerin sevildiği bir ülke Mali. Ciddi ekonomik ve sosyal sorunlarına karşın, gezilmesinde önemli tehlike arz etmiyor. Fakat, özellikle Moritanya sınır bölgesi gezi planı dışında tutuluyor. Zira, bu bölgenin tehlikeli olabileceği söyleniyor.

İSMET İNCE

Hastane önü - Banjul - GambiaGambia, Türk Askeri Birliği tarafından, polis teşkilatına eğitim verilen bir küçük Batı Afrika ülkesi. İnce bir hat üzerine Senegal sınırları içine yerleşmiş. Ülkeye giriş-çıkış karayoluyla yapılırsa, mutlaka Senegal kullanılmak zorunda. Ben de, Senegal’in sınıra yakın kenti Kaolack’tan bindiğim arabayla vardım Gambia sınırına. Eski bir köy görüntüsüne sahip gümrükten içeri girip, yabancılar ofisine vardığımda, görevliler vizemi sordular. Türklere vize uygulanmadığını daha önce öğrenmiştim. Bu nedenle vize almaya gerek duymamıştım. Fakat, ofisteki görevlilerin, “artık Türklere vize uyguluyoruz!” sözleri üzerine 300 Dalasi karşılığı vizemi alıp, Gambia sınırları içine yürüdüm. Sınıra en yakın kent Barra’ya gitmek üzere başka birkaç yolcuyla birlikte eski bir taksiye binmiştim ki, biraz ileride kontrol için bekleyen güvenlik görevlilerinin pasaportumu alıp, kerpiçten yapılmış ofislerine davet Pazar yeri - Seregunda - Gambiaetmeleriyle, yine kendimi  dışarıda buldum. Tepeden tırnağa arandım. Çantam didik edildi. Üzerimdeki paralar tek tek kontrol edilerek, doğruluğu teyid edilmek üzere birkaçının alınacağı söylendi. Sorulan sorulara verdiğim cevaplar inandırıcı bulundu ki, çantam tekrar doldurularak, paralarım iade edildi. Yıllardır dünyanın farklı bölgelerinde seyahat etmeme karşın, ilk defa böyle bir arama yöntemi ve sorguyla karşılaşmıştım. Bu moral bozucu başlangıç, Gambialı günlerim için kaygı vericiydi. Üstelik bu, hem de, Türklerin çok sevildiğinin söylendiği Gambia’da olmuş ve benim için hayal kırıklığı yaratmıştı.

George Town yolunda mola - GambiaSıcaklığın 40 dereceye yaklaştığı bir öğle saatinde Barra’ya vardım. Barra, nehir kenarına kurulu küçük ve geri bir kent. Sıcaktan yürümek bile zor oluyordu. Sabahtan beri bir şey de yememiştim. Açlık ve sıcaklıktan bitkin düşmüş halimle, arabadan inip bir süre yürüdükten sonra, başkent Banjul’a geçmek üzere, nehir kenarındaki rıhtıma vardım. Banjul, nehrin karşı tarafına kurulmuş bir kent. Ülkenin de başkenti. Araç ve insan taşıyan vapurla 45 dakikalık bir yolculuk sonunda nehrin karşı tarafına geçiliyor. Vapurun demir attığı yer, Banjul. Yani, nehrin bir yakası Barra kenti, karşı yakası başkent Banjul.

Bağımsızlık Meydanı - Dakar - SenegalBir gece yarısı indiğim Dakar Havaalanı’ndan taksi ile karanlık cadde ve sokaklardan geçerek kent merkezindeki Bağımsızlık Meydanı yakınındaki bir küçük otele yerleşerek başladı Senegalli günlerim. Standartlarına bakılınca bizdekilerden pahalı sayılabilecek fiyatı olan otelden erken kalkınca,kendimi bir anda siyah renkli ve sade giyimli insanlar arasında buldum. Caddeye çıktığımda gün ağarmış, hava aydınlanmıştı. Gece yağan yağmurun ıslattığı caddelerin bazı kısımlarında göletler oluşmuş, yoldan geçen araçların sıçrattığı sulardan korunamadığım için, giysilerim su içinde kalmıştı. Hemen otele dönüp, üzerimi değiştirme isteğime karşın, merakımın gitmesi için bir süre daha cadde ve sokaklarda yürüyünce, giderek artan sıcağın etkisiyle, giysilerim üzerimde kurumuş, değiştirmeye mahal bırakmamıştı.

Saatlerin ilerlemesiyle, gecenin kasvetli ve itici hali, kendini sukünetin ve kaldırımlara Balık Pazarı - Mburu Kenti - Senegalkurulan seyyar satıcı tezgahlarının seromonisine bırakıyordu. Birkaç saat içinde alışmıştım Dakar’a. Sanki, uzun süredir burada yaşıyor gibiydim. Dakar, Senegal’in başkenti. Gece kaldığım otel, biraz pahalı gelmişti. Bir süre civarı tanımak için dolaştıktan sonra, daha uygun fiyatlı bir otel aramak üzere, kentin en büyük alanı, Bağımsızlık Meydanı civarındaki sokaklara daldım. Meydanın köşe başındaki bir otelde yer olmadığını öğrenince, biraz ilerideki sokağın sonunda bulunan Hotel du Marche’yle karşılaştım. Konforlu olmasa da, idare eder durumdaydı. Fiyat da uygun gelince, bir oda rezerve ederek, kaldığım otelden eşyalarımı almak üzere geri döndüm.

Takılar - Gori Adası - SenegalArtık yeni otelime yerleşmiş, gezi için planımı çıkartmıştım. Hiç zaman kaybetmeden, sahile yürüyüp, Dakar’dan 4 km. mesafedeki Gori Adası’na gitmek üzere biletimi alıp, tekneye bindim.

20 dakikalık yolculuk sonunda ayak bastığım Gori Adası’nda karşılaştığım geleneksel hayat tarzıyla gerçek gezim başlamıştı. 

Masai kabilesinden iki çocuk, Stone TownDünyanın gezilmesi gerekli en önemli yerlerinden biri olan Zanzibar Adası, yıllarca kölelerin toplandığı bir ada olarak görev yaptı. Tanzanya’nın eski başkenti Dar Es Salaam’dan yaklaşık 2,5 saatlik bir tekne yolculuğu sonunda Zanzibar’a ulaşılıyor. Rıhtımdan inildiği an, hemen soldaki ofisten yeni bir giriş vizesi alınıyor ve kısa bir yürüyüş sonunda adanın merkezine varılıyor. Zanzibar’da konaklamak için çok sayıda pansiyon ve otel bulmak mümkün. Fiyatlar, değişkenlik arz etmesine karşın, genelde 10-15 dolar civarında. Konaklama tesisleri, İki Mutlu çocuk - Zanzibar Adası - Tanzanyakonaklanabilir sıhhıliğe sahip ve güvenlikli. Odalarda duş,tuvalet içinde ve bazılarında kahvaltı bile verilebiliyor. Adanın pek çok gezilebilecek bölgesi mevcut. Ancak,mutlaka gezilmesi gerekli yerlerinin başında, Stone Town denilen merkez kenti ve dolmuşla gidilebilen Nungvi Şehri’dir. Stone Town, pek çok tarihsel ve kültürel kalnıtıya ev sahipliği yapıyor. Sahil buyonca yerleşmiş muhtelif binalar ve camiler özellikli gezi noktaları durumunda. Akşamları, sahildeki Frodhani Bahçesi’nde kurulan açık hava pazarı, özellikle değişik lezzetler tatmak isteyenler için mutlaka zaman ayrılması gerekli bir yer. Stone Town, akşam sohbetiBu esnada, Masai Kabilesi’nden kadın,erkek ve çocukları da görme ve tanışma fırsatı da elde edilmiş olur. Masailer, her ne kadar eskiden kapalı bir kabile iseler de, şimdilerde modern hayatın getirdiklerine uyum sağlamış görünüyorlar. Kabile üyelerinin yapmış oldukları el işi ahşap oymaları ve masklar, meraklıları için uygun birer hediyelik ürünleridir. Üzerlerine giydikleri bordo ve siyah çizgili atkıları ile kolayca seçilebilen Masailerle kolayca kontak kurabilmek ve sohbet etmek mümkün. Geleneklerine sıkı sıkıya bağlı olmalarına karşın, günümüz yaşamına ayak uydurmuş durumdalar ve kadınları bile ellerinde bira şişeleriyle rahatça dolaşabilmektedirler.

Frodhani Bahçesi’nde Yiyecekler - Zanzibar Adası - TanzanyaZanzibar Adası’ndan her gün başka bölgelere günlük turlar düzenleniyor. Bunların en ünlüsü, yakındaki bir köye yapılan ” Baharat Turu”dur. Günlük 10 Dolar karşılığı pek çok acente tarafından yapılan Baharat Turu’nda, bölgede yetiştirilen ve ilaç yapımında kullanılan pek çok ot türü, yakından tanıtılıyor. Her birinden yemek suretiyle tatma olanağı olan bu otlar, adanın en önemli ticaret alanlarından birini oluşturuyor. Bir küçük köyde öğle yemeği de sunulan tur, öğle sonunda yakındaki bir sahilde deniz sefası ile son buluyor.

Nungvi Şehri ise, adanın başka bir ucunda yer alıyor. Nungvi, aslında bir köy. Evler kerpiçten,sokaklar tamamen toprak. Küçük olması nedeniyle kolayca ve yürüyerek gezilebilen Nungvi’den aynı gün dolmuşlarla Zanzibar’ın başkenti Stone Town’a dönmek mümkün.

Uzun yıllar dış dünyaya köle ihraç etmek üzere, kölelerin toplandığı bir ada olarak görev yapan Zanzibar, günümüzde Tanzanya’nın en önemli turistik merkezlerinden birini oluştururken, aynı zamanda da ülkenin döviz kazandırıcı ticaretinin de merkezi durumundadır.

İSMET İNCE

Amritsar kentinde Altın Tapınak Amritsar, Hindistan’daki 20′nin üzerindeki eyaletten biri olan Pencap’ın eski başkenti. Pakistan’la yaşanan sınır çatışmaları nedeniyle, Amritsar sınıra çok yakın olduğu için, başkent daha içerdeki bir kente, Srinagar’a taşınmış durumda. Fakat, Amritsar, buna rağmen hala bu eyaletin en ilginç ve en çok ziyaret edilen kenti durumunda. Nedeni ise, Sihler’in kutsal tapınağı Altın Tapınak’ın burada bulunması.

Amritsar, ülkenin kuzeyinde bulunması nedeniyle, başkent Yeni Delhi’denAltın Tapınak’ın Havuzu - Amritsar - Hindistan trenle gidiliyor. Akşam binilen tren, sabah erken saatlerde Amritsar’da oluyor. Kente varıldığı zaman, her yerde Sihlerin turuncu renkli bayraklarının dalgalandığına, hoparlörden Sihlerin dinsel ilahilerinin okunduğuna tanık olunuyor. Amritsar, geri bir kent. Hindistan’daki pek çok dinden biri olan Sihlerin dinsel merkezi. Sihler, genellikle turuncu renkli kalpak kullanıyorlar. Hatta, Hint ordusunda görev yapanlar da bile turuncu kalpağa rastlamak mümkün. Bayrakları da, düz turuncu renkli bir bayrak. Ülkenin daha çok eşraf kesimini oluşturan Sihler, ülkenin nispeten okumuş ve aydın kesimini oluşturuyorlar. Sih nüfus, Hindistan’ın pek çok kesimine dağılmış olmalarına karşın, daha çok Amritsar Bölgesi’nde yoğunluktalar. Nedeni ise, Sihlerin dinsel mabedinin Amritsar Kent’inde bulunması. Şehrin merkezi bir kısmında,  yüksek mermer duvarlarla çevrili, büyük ve geniş bir alanla karşılaşılır. Bu alanda, Sihlerin dinsel ibadet merkezi Altın Tapınak bulunuyor. Giriş kısmında ayakkabılar Altın Tapınak’ta Ziyaretçiler - Amritsar - Hindistançıkartılıp, kutsal kabul edilen bir geniş alana giriliyor. Her tarafı mermerlerle kaplı bu geniş alanın ortasında, bir büyük havuz ve havuzun tam ortasında, altın suyuna batırılmış kaplamayla donatılmış bir tapınak yer alır. Dar bir yürüyüş pistinden geçilerek girilen bu tapınağın içinde, Sihlerin  ” Guru ” dedikleri dinsel liderlerinin mezarı bulunur. Etrafına oturanlarca, ellerindeki büyük bir yelpaze ile kutsanan bu dinsel lider, sabah akşam ziyaretçilerine ev sahipliği yapar. Hemen giriş kısmında yaprağa sarılmış yiyecekler sunulan ziyaretçiler, isterlerse saatlerce bu dinsel liderlerinin başında dua edebilirler. Tapınaktaki havuzun etrafı, ziyarete gelenlerin konaklayabileceği, yemeklerini yiyebilecekleri, dinlenebilecekleri ve dinsel ibadet yapabilecekleri çok sayıda oda ve bölmelerle çevrilmiştir. Yer zemini işlemeli ve beyaz mermerlerle çevrili bu geniş alanda, ayakkabı ile yürümek yasak. Erkek ve kadınlar başlarını örtmek zorundalar. Son derece sıcak ve yardımsever insanlar olan Sihler, tapınağı ziyarete gelen, özellikle yabancı konuklarla daha sıcak ilişkiler kurarak, onları etkilemeye ve davalarına destek bulmaya çalışıyorlar. Altın Tapınak’ı çevreleyen duvarlarda sık sık kurşun ve bomba deliklerine rastlanır. Bunlar, 80′li Bir Cadde - Amritsar - Hindistanyılların ortalarında ayrı bir devlet kurmak için isyan eden ve Hint ordusuyla çatışmaya giren Sihlerin, tapınağa sığınması üzerine, buraya saldıran Hint Ordusunun kullandığı silahlardan çıkan kurşun izleridir. Sihler, tapınağı ziyarete gelenlere sık sık bu kurşun izlerini göstererek, savaşta bile dinsel merkezlere saldırılmayacağına karşın, buraya saldırılmasını üzüntü ve tepki ile dile getirmektedirler.

Amritsar, bugün Altın Tapınak sayesinde, yolu Hindistan’a düşenlerin özellikle ziyaret ettiği bir önemli dinsel, tarihsel ve turistik bir kent durumundadır.

( © Bu yazı, “Ankara’lı Gezginler 1 – Dünya’dan Gezi Yazıları” isimli kitapta yer alan İsmet İNCE’ye ait yazıdan alınmıştır. )

 
“Dat thép thành dông”

Halong KörfeziYirmi yaşım sonrası yıllarda, hakkında pek çok kitabını okuduğum, hayatı, uzun yıllar önce Fransızlara, sonra Amerikalılara karşı savaşarak geçen Vietnamlıların, bu direnişlerinin simgesi olarak söyledikleri ve yukarıda Vietnamca’sı yazılı “Çelik Vatan Tunç Kale” şimdi nasıldı? Bu, gerçekten öyle miydi?…Bunu çok merak ederdim.

Merak bu ya! İki defa götürdü beni!

Laos’un sınıra yakın kenti Nong Haat’ten 24.10.2004 tarihinde bindiğim hurda bir tuk tukla sınıra gelerek başladı ilk Vietnam yolculuğum.

Dağın tepesinde kurulmuş birkaç küçük binadan oluşan sınır kapısında, vizeyi aldığım Ankara’nın Türkiye’nin başkenti olduğunu zor da olsa ispatlamam üzerine, orada bekleyen birkaç kişiyle birlikte kiraladığımız ciple, önce Vinh kentine, oradan da aktarma yaparak sabaha karşı başkent Hanoi’ye vardım.Yolculuğum on iki saati bulmuş, uzun ve yorucu olmuştu.

Hanoi'de Motosikletli HayatVardığımda henüz gün doğmamıştı Hanoi’ye. Ancak, indiğim otobüs terminali kalabalıktı. Etrafıma toplanan bisikletli taşımacılardan birisiyle bir dolara anlaşarak, Hoan Kiem Bölgesi’ne gidip, 5A Tam Tuong Sokağı’ndaki Thu Giang Guest House’ye günlüğü beş dolara yerleştim.

Dinlenmeye zaman bile ayırmadan, günün ağarmasıyla başlayan Vietnamlı günlerim Hoan Kiem Bölgesi’ni dolaşmakla başladı.

Hoan Kiem, Hanoi’nin eski bir bölgesi. Turistlerin de yoğun ilgi gösterdiği bir gezinti yeri. Bölgedeki tüm sokaklar birbirine çok benzer. Yolları hep asfaltla kaplıdır. Binalar, bütünüyle bitişik nizamla sıralanmıştır. Genellikle 3-4 katlı olup, ön cephelerinin genişliği 3-5 m. arasında değişir. Alt katları dükkan, üst katlar ya ev ya da oteldir. Her biri değişik renkle boyalıdır ve yerel mimarinin özelliklerini yansıtır.

(daha fazla…)

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »