Gezilerim


(Bu yazının bir kısmı Hürriyet Gazetesi Seyahat Eki’nin 11 Mart 2013 tarihli sayısında yayımlanmıştır.)

 

                                 SAN JUAN’DA TARİHE YOLCULUK…

New York’tan kalkan uçağım öğle saatlerinde inişe geçtiğinde, Karayipler’in saklı hazinesi, eğlencenin adası Porto Riko’nun silueti görünmüştü. San Juan’ın kendi gibi küçük ama şık havaalanına ayak bastığımda sıcak bir hava karşıladı beni.  New York’un geride kalmış soğuğunu telafi etmek ister gibiydi Karayipler’in sıcağı… Bu iyi de olmuştu aslında! Deniz, kum, tarih, eğlence biraz da bunu isterdi zaten!

San Juan Havaalanı’ndan şehre ulaşım gayet kolay ve ucuz. Taksilerin yanında şehir içi çalışan gayet temiz ve düzenli otobüsler de vardı ve bunlardan biriyle adanın öteki ucundaki tarihi San Juan Bölgesi’ne geçtim. Dört gün bu bölgede bir pansiyonda kaldım.

Porto Riko, Karayip Denizi ve Kuzey Atlas Okyanusu arasında yer alan küçük bir Karayip Adası’dır. Florida’dan Venuzüella’ya kadar uzanan Antiller olarak bilinen adalar kümesinin en küçüğü olup, Dominik Cumhuriyeti ile ABD Virgin Adaları arasında yer alır. Miami’ye1000 Milmesafede, 4 milyon nüfusa sahip 9.104 km2’lik bir ülkedir.

Porto Riko tarihi, Kristof Kolomb’un adaya ayak bastığı 1493 yılına kadar uzanır. Resmi olarak 1521’de İspanyol Valisi Ponce De Leon tarafından kuruldu. Uzun yıllar İspanyol sömürgesi olarak kalan Porto Riko’ya 1809’da eyalet statüsü verildi.  1898’de ABD-İspanyol savaşı sonrası ABD’ye geçti. 1917’de de Porto Rikolular ABD vatandaşı sayıldı. 1951 yılında kendi iç yönetimine kavuşup, 1952’de yarı otonom bölge olarak tarihe geçti. 1952’de de ABD’nin bir parçası olduğu onaylandı. Şimdilerde iç işlerinde serbest, dış işlerinde ABD’ye bağlıdır. Bu yüzden tüm vatandaşları ABD pasaportu taşımaktadır. Yakında yapılan referandumda az bir farkla ABD’nin parçası olma kararı çıktı. Ancak son kararı ABD verecek. Porto Riko ismi, “ Zengin liman” anlamına geliyor. Resmi dili İspanyolca olmasına karşın, halkın büyük çoğunluğu İngilizce konuşmaktadır. Başkenti 450 bin civarında nüfusa ev sahipliği yapan San Juan!

San Juan, Porto Riko Adası’nın kuzeyindeki sahil kısmında yer alıyor. Eski ve yeni bölge olarak ikiye ayrılan şehrin yeni bölgesi,  modern binalarla dolu. Kentin plajları genellikle bu bölgede. Eski bölge ise, İspanyol mimarisinin hakim olduğu çok renkli kolonyal yapılarla bezenmiş halde. İki bölgeyi birbirine üç köprü bağlıyor. Yeni bölge San Juan’ın doğu tarafında, eski bölge olarak bilinen tarihi kısım ise batı tarafta yer alıyor.

Ben dört gün boyunca tarihi San Juan olarak bilinen bölgede kaldım. Burası Karayipler’in Dominik Cumhuriyeti başkenti Santo Domingo’dan sonra kurulan en eski ikinci şehri… Yaklaşık 500 yıllık bir geçmişe sahip. Eski bölgede 16. ve 17. yüzyıllara ait 400 civarında sömürge binası bulunuyor. Bugün bunları hepsi restore edilerek San Juan’ın günlük yaşamında devreye sokulmuş durumdadır. Yapıların hepsi farklı renklerle boyanmış… Büyük çoğunluğu iki katlı… Binalarda ahşap ve demir işlemeler hemen göze çarpıyor. Bazılarının balkonu çiçeklerle süslenmiş. Sokaklar dar olmasına karşın binaların estetiğini bozmuyor. Sokaklar tamamen taşla kaplı. Sadece birkaç kişinin yan yana yürüyebileceği kadar küçüklükteki Arnavut kaldırımları sokakların hepsinde mevcut. Trafik açısından her sokak tek yöne çalışıyor. Park yeri sorunu nedeniyle araçlar sokakların bir kaldırımını işgal etmiş. Ancak bazı özel günlerde sokaklar trafiğe kapanıyormuş.

Tarihi San Juan, yedi kare bloktan oluşmaktadır. Bölgeyi gezmek için araç kiralamaya gerek yok. Gezmek kolay. Ücretsiz Troleybüs de var. Fakat gezmenin en iyi yolu yürümek olduğuna inanırım. Yürümeyi tercih edince Tarihi San Juan’da dört gün boyunca ayak basmadık yer bırakmadım. Her sokağından ayrı bir keyif aldığım bu bölgenin bir kısmı, limana yakın Paseo dela Princesaadı verilen sahildeki yürüyüş alanından başlayan kalın ve yüksek bir duvarla çevrili. Bu yüzden bir dönem “Duvarlı Şehri” olarak adlandırılmış. Duvarın denize bakan kısmında etrafı taşla örülü büyük bir kapı oluşturulmuş. 1700’lü yıllarda inşasına başlanan bu kapıya, “Şehir Kapısı” adı veriliyor. Paseo dela Princesa, sahilde;  ağaçlar, banklar, heykeller, sokak lambalarıyla dolu bir gezinti alanı. Özellikle akşamları ailelerin çocuklarıyla birlikte ışıklar altında eğlendikleri pırıl pırıl bir gezinti yeri. Alanın duvar tarafında gösterişliLa CasitaBinasıgöze çarpar. 1837 yılında yapılan ve bir dönem cezaevi olarak görev yapmış olan bina, şimdilerde Porto Riko Turizm Şirketi’ne ev sahipliği yapıyor. İçinde bir sergi salonu da bulunuyor.La Casitalimana bakar. Liman Karayipler’in en geniş Cruise limanlarından biri… Buradaki portakal renkli bina ABD Gümrük Binası’dır.

Şehir duvarının başladığı Hostos Meydanı’ndan yukarı ve sola doğru yürüyünce Tetuan Sokağı’nın Cristo Sokağı ile kesiştiği köşede Cristo Kilisesi ile karşılaşılır. Kilise, 1753 yılında yapılmış. Yanında küçük Güvercin Parkı, hemen ilerisindeLa Fortalezayükselir. Santa Catalina Sarayı olarak bilinen ve uzun yıllar vali ikametgâhı olan bu binanın yapımına 1533 yılında başlanmış, 1540’da tamamlanmış. Kentin ilk savunma yeri olarak görev yapıp, muhtelif defalar restore edilerek bugünkü halini alan bina, şimdilerde yönetici konağı olarak hizmet görmekte. Cristo Sokağı’nın kuzey kısmında ve solda Felisa Rincon de Gautier Parkı ve Çocuklar Müzesi’ne ulaşılır. Küçük ve renkli bir binada faaliyet gösteren müze, çocuklar için bir sergi salonu gibidir. Arka tarafta ve köşedeki Felisa Rincon de Gautier Müzesi ise, eski yöneticilerden birinin evi olup, şimdi restore edilmektedir. Müzenin önünden devam edilince Clara Lair Sokağı’nın sol tarafında, 1812’de İspanyol askerlerince inşa edilen Casa Rosada, sağında Casa Blanca Müzesi’yle karşılaşılır. İçinde yemyeşil bahçesi bulunan Casa Blanca, 1521 yılında inşa edilmiş beyaz renkli gösterişli bir yapı. Kurucu Juan Ponce de Leon’dan beri uzun yıllar ada yöneticilerinin evi olarak görev yapmış. Müze şimdilerde 16.,17. ve 18. Yüzyıllar aile hayatının özeti olarak faaliyet göstermekte olup, her oda evin tarihinin ilişkisine göre dekore edilmiş.  Casa Blanca’nın önünde Benefiencia Meydanı, meydanın solunda Porto Riko Kültür Enstitüsü, önünde Ballaja Kışlası yer alır. Kışlanın ana binasının inşasına 1854’de başlanmış, 1863 ‘de tamamlanmış, 1881’de de bir kilise ilave edilmiş. Uzun yıllar İspanyol askerleri ve ailelerinin konaklaması için hizmet vermiş olan kışlanın 1000 kişilik bir kapasiteye sahip olduğu söyleniyor. Ballaja Kışlası ilginç bir bina. Ortasında geniş bir avlu var ki, buna küçük bir meydan denilebilir. Avlunun etrafı kemerli, balkonlu, geniş kapıları olan çok sayıda odadan oluşan 3 katlı bir yapı. Kışla, 1898 ABD İspanyol Savaşı sonrası ABD’nin eline geçince, 1943 yılında askeri hastaneye dönüştürülüyor. Binanın 2.katında Las Americas Müzesi açılmış. Müzede, el sanatı ürünlerinden oluşan sergiler mevcut. 1.katta Casals Müzesi, sinema ile rum ve kafe müzesi durumundaki Don Ruiz Cafe dışında bir dans, müzik okulu ve koruma ofisi bulunuyor. Binanın çatısında Mirador Ballaja denilen bir bahçe oluşturulmuş. Binanın önündeki geniş yeşil alandan birkaç dakika yürününce deniz kenarında kurulmuş San Felipe del Morro Kalesi’ne varılır. Burası, San Juan’ı denizden gelecek saldırılardan korumak amacıyla 1540’da yapımına başlanıp 1589’da tamamlanan, içinde tüneller, zindanlar, kışlalar, gizli geçitler, depolar ve surlar olmak üzere altı ayrı bölümden oluşan, 16.Yüzyıl’dan kalma bir büyük kale. Yüksek ve kalın duvarlarla örülü kale surlarının Karayipler’in en büyük suru olduğu iddia ediliyor. Birkaç önemli gözetleme noktasına sahip kalede üç bayrak dalgalanıyor. ABD, Porto Riko ve Cruz de Borgona Bayrakları…3. bayrak o dönemdeki İspanyol askerlerinin bayrağı. Kale, İspanyollarca yapılıp günümüze kadar korunarak getirilmiş önemli bir ziyaret noktasıdır. Kalenin bitişinde çok düzenli bir mezarlık yer alır. Burası Tarihi San Juan’ın kuzey sahilindeki geniş bir alana yayılmış, 19.Yüzyıl’dan beri, ileri gelen Porto Rikoluların yattığı ünlü bir mezarlık… Mezarlıktaki ayrıntılı mezar taşları ile Meryem Ana’ya adanmış dairesel kırmızı kubbeli şapel dikkat çekiyor. Sahil kenarından doğuya Norzagaray Sokağı’ndan yürünürken solda, surların dışında ve deniz kenarında yoksul Perla Mahallesi, ilerde kentin 2. kalesi San Cristobal Kalesi’ne varılır. Kara saldırılarından kenti korumak amacıyla, 1634’de inşasına başlanıp, İspanyollar tarafından 1785’de tamamlanan kalenin derinlemesine savunma özelliği hemen fark ediliyor. İçinde uzun bir tünel, kışla, hendek ve zindan mevcut olup, bağımsız beş bölüm birbirine tünellerle bağlanıyor. 1897 yılında şehrin genişletilmesi sırasında bazı yerleri yıkılan kaleye, 1942’de 2. Dünya Savaşı’nda kullanılmak üzere ABD’lilerce bazı sığınaklar ilave edilmiş.

San Cristobal Kale’sinden aşağı doğru inilince, San Francisco ile Fortaleza Sokağı arasındaki geniş alana Colon Meydanı kurulmuş. Meydanın ortasına etrafı fıskiyelerle çevrili bronzdan büyük bir Kristof Kolomb Heykeli yerleştirilmiş. Heykel, Kolomb’un şehri keşfinin 400. yılı anısına dikilmiş.  Meydanın güney tarafında ve Fortaleza Sokağı üzerinde Tapia Tiyatro’su yer alır. At nalı şeklindeki tiyatro 1824 yılında inşa edilmiş. İçindeki salon 700 kişilik. Bale, konser, tiyatro ve diğer aktivitelere ev sahipliği yapıyor. Adını, Porto Rikolu oyun yazarı ve modern sanatın oluşmasına öncülük eden Alejandro Tapid y Rivera’dan almış. Fortaleza Sokağı’nın Capilla Alley Sokağı’na döndüğü köşede Casa del Libro, 19.Yüzyıl Porto Ricon Familia y Farmacia Müzesi’ne dönüştürülen Casa del Callejon Binası yerleşmiş.

Tarihi San Juan’da birçok meydan bulunur. Bu tarihi bölgenin muhtelif kısımlarında sıkça karşılaşılan meydanlardanLa BarrandillaMeydanı, San Francisco Sokağı üzerindedir. Meydanın civarında Carlos Albizu Üniversitesi, yanı başında Salvador Brau Meydanı, meydanın içinde Brau ve Toribio Anıtı yükselir. San Francisco Sokağı’ndan batı yönünde ve Cruz Sokağı ile kesiştiği alanda Armas Meydanı’yla karşılaşılır. Armas Meydanı, tarihi San Juan’ın ana meydanıdır. Belediye Binası da buradadır. Bina, Madrid’dekinin benzeri olarak 1602’de inşa edilmiş. Meydanın arka sokağı San Jose ile Cristo Sokağı arasındaki heybetli bina San Juan Katedrali’dir. Katedral, Santo Domingo’dakinden (Dominik Cumhuriyeti) sonra bu bölgedeki en eski ikinci katedraldir. Katedral ilk olarak 1521’de yapılmış, bunun yıkılması üzerine 1549’da tekrar inşa edilmiş… Sonraki yıllarda birçok kasırga, yangın ve kundaklamalar yaşamış ve 1917’de bugünkü halini almış. Kentin en görkemli düğünleri burada yapılıyormuş. İçinde Ponce de Leon’un mermerden mezarı bulunuyor.

San Sebastian Sokağı’yla Cristo Sokağı’nın buluştuğu köşede San Jose Meydanı var. Meydan, bölgenin en eski meydanı… San Jose Meydanı, gençler ve yaşlılar için önemli bir buluşma noktasıdır.  En eski yapılar da buradadır. Meydanın ortasında Juan Ponce de Leon’un bronzdan anıtı yer alır.  Öbür tarafta inşasına 1520’de başlanan San Jose Kilisesi görülür. Kilisenin yapımına 1523’de başlanmış olup, 16.Yüzyıl İspanyol Gotik Mimarisi’nin San Juan örneğidir. Ponce de Leon’un mezarı 300 yıl burada kalmış, 1913 yılında Katedrale taşınmış. Porto Rikolu ressam Jose Campeche de burada gömülü.  Kilisenin arkasında 18.Yüzyıl’dan 1960’a kadar Porto Rikoluların önemli bir vitrini durumundaki Galeria Nacional, başka bir yanında Pablo Casals, karşı tarafında da San Juan Müzesi yer almakta… San Juan Müzesi, kentin tarih ve kültürünün kronolojik sergisi durumunda… Galeria Nacional’ın karşısında Centenario Meydanı, meydanın bir köşesinde de Porto Riko’nun Kristof Kolomb tarafından keşfinin 500.ncü yıldönümü anısına, Kolomb’un12 metreyüksekliğinde heykeli dikilmiş.

Tarihi San Juan’ın liman bölgesinde de aralarında sahil boyunca uzayan Darsenas Meydanı’yla birlikte her birinin içinde muhtelif anıtlara ev sahipliği yapan birkaç küçük meydan bulunmaktadır. Darsenas Meydanı civarında Turist Enformasyon Merkezi ile rum üretimini gösteren Casa Don Q Müzesi yer alır.

Tarihi San Juan’ın her sokağı ayrı bir keyif veriyor insana. Rengârenk boyalı kolonyal yapılar, ziyaretçilerini 500 yıllık bir tarih yolculuğuna çıkartıyor. İspanyol mimarisiyle yapılmış binalardan oluşan kolonyal şehrin en güzel örnekleri bulunur sokaklarda. Sokakları gece gündüz kalabalıktır. Özellikle geceleri eğlencenin merkezleridir. Çok sayıda restoran, bar, kafe, muhtelif sanat eserleri, ağaç çalışmaları, altın, gümüş, giysi mağazaları ve benzer işyerleri Tarihi San Juan sokaklarını doldurur. Fortaleza, San Francisco ve Cristo Sokakları bölgenin en ünlü ve en hareketli ticaret alanlarıdır.  Özellikle Fortaleza Sokağı, belli zamanlar trafiğe kapatılıp, masaların dışarıya taşındığı, ailelerin çocuklarıyla doluştuğu, müzisyenlerin müzik yaptığı, Porto Riko mutfak kültürünün tadılabileceği bir sokak.

Tarihi San Juan, çok keyif veren bir bölge. Her sokağında tarihin derin izlerini görmek mümkün. Gündüzün sıcak havası kaybolup, havanın kararmasıyla birlikte eğlence hayatına adım atılıyor. Zaten yılın belli zamanlarında festivallere ev sahipliği yapan sokaklarda, ben de San Sebastian Festivali’ne tanık oldum. 17–21 Ocak tarihleri arasında yapılan festival çok eğlenceliydi. Bölgenin ana meydanlarında yapılan müzik ağırlıklı eğlence gecenin geç saatlerine kadar devam etti. Tüm sokaklar her yaştan Porto Rikoluyla doldu. Kaldırımlara kurulan sergi ve yiyecek tezgâhlarında alış veriş yapan insanlar, bölgenin her tarafını saran müzik sesleriyle eğlencenin zirvesine ulaşıyorlardı. İnancı için hayatını kaybeden birisinin anısıyla başlayan dinsel içerikli San Sebastian Festivali, zaman içinde eğlenceye dönüşmüş. Kentin farklı bölgelerinde otobüslerle taşınan Porto Rikoluların keyifli akşam saatleri beni de tutsak etmişti. Fakat ilerleyen saatler yorgunluğumdan beni pansiyonuma gitmek zorunda bırakırken, Porto Rikolular sabahı beklemeye niyetli görünüyorlardı. Ertesi sabah kalktığımda, sokakların henüz boşalmış olduğuna tanık oldum.

Tarihi San Juan, güney sahilinde Karayipler’in en ünlü ve en kalabalık limanlarından birine de ev sahipliği yapıyor. Liman, büyük gezi gemileri Cruiselerin önemli bir durağı durumunda. Her gün birkaç Cruisenin demir attığı liman, gemilerden inen binlerce turistin Tarihi San Juan’a ziyaretine aracılık ediyor.  Limana demir atan Cruisenin misafirleri, sabahın erken saatlerinden geç vakte kadar Tarihi San Juan’ın sokaklarını dolduruyorlar. Sahilde kurulan el sanatı hediyelik ürünler, gemi yolcularının Porto Riko hatırası için tercih ettikleri tezgâh ürünleridir. Bu yönüyle San Juan Limanı, ülke ekonomisinin en büyük turizm endüstrisini oluşturmaktadır.

Tarihi San Juan Sokakları’nda yürürken, ülke mutfağının en güzel örnekleriyle tanışmak mümkün. Değişik tarz ve süslemeleriyle misafirlerine hizmet vermeye çalışan Tarihi San Juan restoranlarında, pek çok yemek türünün içinde, yağda kızartılarak püre haline getirilmiş yeşil muzun, Hindistan Cevizi ve ananas karıştırılması suretiyle servise hazır hale getirilen Mofongo yemeği, ülke mutfağını tanımak adına isabetli bir seçim sayılacaktır. Pina Collado mutlaka içilmesi gerekli bir Porto Riko geleneksel rum kokteylidir.

Tarihi San Juan, harita ele alınıp bakıldığında sadece bu bölgede bulunan “Coqui” adlı bir kurbağaya benziyor. Bu yüzden, Coqui, buranın maskotu olarak kabul edilmektedir. Bundan esinlenerek yapılan ve adına “ Koh-Kee” denilen müziğin sesleri Tarihi San Juan Sokakları’nda sık sık duyulur. Bu itibarla, Tarihi San Juan Bölgesi, içinde bulunduğunuz her anı kendiyle birlikte yaşamaya mecbur kılıyor insanı. Bunu, en güzel Porto Rikolu mimar tarihçi Arleen Pabon tarif ediyor: “ Biz hiç geçmişe yolculuk yapmıyoruz, binalar bizi oraya götürüyor…” San Juan’ın bu bölgesi, 1983 yılından beri UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası Listesi’sinde yer alıyor.

Porto Riko, Türklerden vize istiyor. Ülkeye girebilmek için ABD vizesine sahip olmak gerekli. Aksi takdirde giriş mümkün değil. Ülke her zaman sıcak. Bu yüzden, seyahat için en iyi mevsim kış ayları.

“Küçük güzeldir!” Karayipler’in bu saklı hazinesi  “ küçük ama güzel!” Fırsatı olanlar bu hazineyi keşfe hazırlanmalıdır. Aslında “ ben tüm adayı seviyorum, fakat benim favori yerim Tarihi San Juan. Çünkü o, onun hepsine sahip!” (Mirtalis Mendez)

İSMET İNCE

 

 

 

(Bu yazının bir kısmı Hürriyet Gazetesi Seyahat Eki’nin 2 Nisan 2012 tarihli sayısında yayımlanmıştır.)

 

Endonezya’nın Bali Adası başkenti Denpasar Havaalanı’ndan kalkan uçağımız Doğu Timor başkenti Dili’ye yaklaştığında aklımda Balibo Filmi vardı. Film, Avustralyalı ünlü yönetmen Robert Connolly’nin,1975 yılında Balibo’da yaşanmış gerçek bir hayat hikâyesini sahneye uyarlamasıdır. Vizyona girmesiyle dünya sinemalarında büyük ilgi gören film, Ekim 2009’da Londra Film Festivali’nde, Ocak 2010’da Palm Spring Uluslararası Film Festivali’nde, Şubat 2010’da Santa Barbara Film Festivali’nde, Haziran 2010’da Münih Film Festivali’nde gösterildi. Balibo, Doğu Timor’un Bobonaro Bölgesi’nde Batı Timor sınırına yakın küçük bir kasaba… Film, adını bu küçük kasabadan alıyor. 1975 yılında Balibo’da yaşanan acı olayların sinemaya uyarlanması…

Programımda Balibo Kasabası yoktu ama aklım hep Balibo filminin anlattıklarındaydı. Çünkü Balibo’da yaşananların, bir dönem Doğu Timor’da yaşananların özeti gibi olduğundan emindim.

Denizin, gökyüzünün ve yemyeşil toprağın beraberliğini gördüğümüz öğle saatlerinde başkent Dili Havaalanı’ndaydık.

Dili Havaalanı son derece küçük ve bakımsız bir yer. Zaten büyük uçaklar havaalanına inemiyor.

Havaalanında 30 Dolar karşılığı 1 ay vize alınıyor. Girişte herhangi bir zorluk yaşanmıyor. Havaalanı şehre çok yakın. Orada karşılaştığım BM çokuluslu polis gücüne bağlı olarak çalışan Türk Emniyet görevlisi Uğur Bey ve sonradan aramıza katılan uzun yıllar Dili’de otel yöneticiliği ve restoran işletmeciliği yapan Kemal beyin sıcak ilgi ve sohbetleri sonrası, Comoro Bölgesi’nde bir otele yerleştim.

Kısa adıyla Doğu Timor olarak bilinen Doğu Timor Demokratik Cumhuriyeti, Atauro ve Jaco Adaları ile Oecusse-Ambeno Bölgesi’ni de kapsayan, Güneydoğu Asya’nın küçük bir ülkesidir. Endonezya Takımadaları’nın Güneydoğusu’nda, Avustralya’nın Darvin Kenti’nin 640 kilometre kuzeybatısında, Savu, Banda ve Timor Denizi’nin çevrelediği Timor Adası’nın doğu bölümünde yer alır. Komşusu sadece aynı adanın batısında bulunan Endonezya’ya bağlı Batı Timor’dur. Yüzölçümü 14.609 km2, nüfusu yaklaşık 1 milyon ikiyüzbindir.

Doğu Timor, uzun yıllar Portekiz sömürgesi olarak kaldı. 2. Dünya Savaşı yıllarında bir ara Japon işgaline uğradı. 1942–1945 yılları arası ülkede bulunan Avustralyalı güçlere destek verdikleri için 50 bin civarında Timorlu Japon saldırıları sonucu hayatını kaybetti. İşgal sonrası tekrar Portekiz egemenliğine giren Doğu Timor, 28 Kasım 1975’de Portekiz boyunduruğundan kurtularak, bağımsızlığını ilan etti, fakat on gün sonra 7 Aralık 1975’de bu defa Endonezya tarafından işgal edildi. 17 Temmuz 1976’da Endonezya, Doğu Timor’u ülkesinin 27. eyaleti olarak duyurdu. 1999 yılına kadar devam eden Endonezya işgali süresince, bağımsızlıkçı güçlerle Endonezya kuvvetleri arasında çarpışmalar aralıksız devam etti. Bu dönemde on binlerce Timorlu hayatını kaybetti. BM’in araya girmesiyle, Timor halkının geleceğine ilişkin referandum kararı alındı. 30 Ağustos 1999’da yapılan referandumda, halkın %78’ı Endonezya’dan ayrılmaya karar verince, BM’lere bağlı çokuluslu bir güç, barısı tesis etmek ve korumak amacıyla ülkeye yerleşti. Referandum sonrası Endonezya’ya bağlı güçlerle bağımsızlık yanlıları arasında gene yoğun çatışmalar yaşandı. Bu çatışmalarda ülkenin altyapısı ve yerleşim yerleri önemli ölçüde tahrip oldu. Sonunda Endonezya, BM’lerin de devreye girmesiyle Doğu Timor’daki haklarından vazgeçerek ülkeyi terk etti. Bunun üzerine 20 Mayıs 2002’de Doğu Timor Demokratik Cumhuriyeti ilan edildi, 27 Eylül 2002’de de BM’in 191. üyesi oldu. Ancak, ülke bağımsızlık sonunda bile istikrara kavuşamadı. İsyancı gruplar, çeteler, kabileler ve muhtelif partiler arası çatışmalar gene devam etti. 2006’da yoğunluk kazanan çatışmaların ardından BM’lere bağlı çokuluslu polis gücü de görev yapmaya başladı. Doğu Timor, şimdilerde BM’lere bağlı polis gücü sayesinde sessiz ve barışçıl bir sürece adım atmış bulunmaktadır.

Doğu Timor’un başkenti Dili’dir. Dili 1520’de Portekizliler tarafından kurulur.1769’da başkent olur, 1864’te de şehir olarak ilan edilir. Gerek Portekizliler, gerek Endonezya işgali süresince Dili hep başkent olarak kalmıştır.

Dili, ülkenin şehir denilebilecek tek yerleşim merkezi. Kent, 1975 yılındaki Endonezya işgali sonrası yıllarda ülkede yaşanan iç karışıklıklardan ciddi ölçüde nasibini almış, şehrin önemli bir kısmı bu çatışmalarda yok olmuştur. Yakın zamanda BM’in de desteğiyle yeniden kendini bulmaya çalışan Dili, şimdilerde bir taraftan geçmişteki acılarını bağrına basıp, sakin ve sessiz yaşarken, diğer yandan sakinleşmiş ülke hayatında durgun suların yelkeni gibi yol almaya çalışıp, ülkesinin yeniden onarım ve atılımına öncülük etmeye çaba sarf ediyor.

Dili’nin kuzey tarafı deniz, güney tarafı dağlıktır. Ülkenin uluslararası uçuşları olan tek havaalanı da buradadır. Ülkede iç karışıklıkların son bulmasıyla, Dili yavas yavaş gelişmeye adım atarken, giderek düzelmeye başlayan ülke ekonomisinde turizm de boy göstermeye başlamıştır. Henüz çok fazla turist çekemiyor olsa da, Dili bazı önemli gezi noktalarına sahiptir.

Dili’nin iki ucunda iki önemli anıt yer alır. Doğu ucunda ve Fatucama Burnu’nun hemen üstündeki dağlık bölgede Isa Heykeli bulunur. Heykel, işgal sırasında 1996’da Endonezyalılar tarafından Timor halkına hediye olarak dikilmiş. Heykel, Brezilya’nın Rio de Janeiro Kenti’ndeki İsa Heykeli’ne benzetilmiş olup, 27 metre yüksekliğindedir.

Hıristiyan âlemi dini lideri Papa Jean Paul 2 Heykeli Dili’nin batı ucunda yer alır. Bronzdan yapılı heykel 6 metre yüksekliğindedir ve Endonezya’nın egemen olduğu dönemde, Papa’nın 12 Ekim 1989’da ayin yaptığı yere ve onun anısına 2008 yılında Endonezyalılar tarafından dikilmiş.

Dili’nin merkezinde Portekizliler döneminin valilik binası olarak kullanılan, şimdiki Hükümet Binası bulunur. Kolonyal mimarili Hükümet Binası’nın arkasında 65 sandalyeli Parlamento Binası, biraz ileride Çinliler tarafında yapılmış olan yeni Devlet Başkanlığı Binası yükselir. Başkanlık sarayının bahçesi ücretsiz internet kullanıcılarının mekânı durumunda.

Dili’nin tam ortasından geçen Comoro Bulvarı’nın deniz tarafında gene Çinliler tarafından inşa edilen, kentin belki de tek büyük mağazası Timor Plaza görülür. İçinde çok sayıda işyeri, kafe, restoran, ofis bulunan bu bina, yeni yeni Timorluların yaşamına girmeye başlamış olup, günün her saatinde insan kalabalığına ev sahipliği yapmaktadır.

Dili’nin sokaklarındaki müzeler, Timorluların günlük hayatının ve Timor tarihinin bir özeti gibidir.

Bunlardan Arte Moris, 2003 yılında ilk olarak, bir sanat merkezi olması amacıyla Güzel Sanatlar Okulu olarak açılmış. İsveçli sanatçı Luca Gansser ve kültür koordinatörü Gabriela Gansser tarafından oluşturulan bu fikir, zaman içinde genç yeteneklerin destekleriyle gerçeğe dönüşmüş. Arte Moris şimdilerde 12 yaşından büyük 100’ den fazla genç çocuğun resim çalışmalarıyla gerçek amacına ulaşmış durumdadır. Arte Moris tam bir el çalışmaları sergisi gibidir. Buradaki çalışmalar, Timor halkının acı çektiği yılları anlatır. Bunların bir kısmı merkezin geniş bahçesinde sergilenmektedir.

Parlamento Binası’nın arkasındaki kolonyal yapılardan birisi, Xanana Gusmao Okuma Odası’dır ki; burası Timor tarihinin kıymetli bir arşivine sahip olup, kütüphane gibi görev yapmaktadır.

Xanana Gusmao Okuma Binası’nın kısa bir yürüyüş mesafesinde ünlü bir mezarlıkla karşılaşılır: Santa Cruz Mezarlığı… Mezarlık, yasanmış hazin bir olayın fotoğrafıdır.

Takvimlerin 12 Kasım 1991’i gösterdiği gün, Doğu Timor tarihinin acılı bir günüdür. O gün, Dili merkezindeki Motael Kilisesi’ndeki bir toplantıdan sonra, bir sure önce öldürülmüş Timorlu özgürlük savaşçısı Sebastıan Gomes Rangel’ın Mezarı’ndaki tören için Santa Cruz Mezarlığı’na gelen yüzlerce insana Endonezyalı askerlerce ateş açılır. Ateş sonucu mezarlıktaki bilanço ağırdır. 250 civarında ölü, onlarca yaralı vardır. Bu yüzden 12 Kasım tarihi Doğu Timor’da Ulusal Tatil ilan edilmiş. Her 12 Kasım’da Santa Cruz Mezarlığı Doğu Timorlularca ölenleri anmak için doldurulurmuş.

Santa Cruz Mezarlığı’nın biraz ilerisindeki pazaryerinin önünden kalkan dolmuşlarla Dare Köyü’ne gidilir. Dare, Dili’ye 30 dakika mesafede ve Dili’nin güneyini kaplayan dağın tepesine kurulu bir köy. Burası, 2. Dünya Savası yıllarında Japon saldırılarından korunmak amacıyla Avustralyalı askerlerin saklandığı bir yer. Savaş süresince Timorlular da Avustralyalılara yardım için buraya çekilirler, fakat Japon saldırılarından onlar da nasibini alır, 40 bin civarında Tımorlu hayatını kaybeder. Savaşta kaybedilenlerin anısına 1969 yılında Dare’de önce bir anıt dikilir, 2009 yılında da bir kafe ve sergi salonu açılarak, Dare bir müze haline dönüştürülür.

Bundan başka, Dili’nin kuzey tarafında, Dili’den de rahatlıkla görülebilen Atauro Adası bulunuyor. Burası özellikle macera tutkunları için ideal bir yer. Adanın civarı dalış meraklıları için mükemmel bir alan sunar. Dili sahilinden 1 saat mesafede dalış yerleri vardır. Buralarda dalışla mercan kayalıklarına ulaşılır. Atauro Adası bu mercan kayalıklarıyla unludur. Burayla ilgili iki yılda bir sualtı fotoğraf yarışması da yapılıyormuş. 2012 yılında da yenisinin yapılacağı söyleniyor. Adaya, günlük ya da daha uzun süreli olarak gidilebilir. Nakroma Feribotu her Cumartesi sabah adaya gidiyor, öğleden sonra donuyor. Yolculuk 3 saat sürüyor. Ayrıca deniz taksisiyle de adaya gitmek mümkündür. Bu yolculuk her gün yapılabilmekte ve takribi 1,5 saat sürmektedir. Adaya yakın sular değişik tür ve renkte çok sayıda balık türüne renkli bir sualtı hayatı sunar. Bu yüzden Dilililer bu bölgeye “Denizlerin Amazonu” diyorlar. Adanın kıyı kısımlarında konaklanabilir, 995 metre yükseklikteki Maucoco Tepesi’nde dağ yürüyüşü yapılabilir.

Dili, kuzey sahilinde 3 kilometre’den fazla bir suyolunda, dik bir mercan kayalığı yükselir. Bu coğrafi özelliğin, deniz yaşayanlarına geniş bir hareket koridoru sağlaması nedeniyle, Yunusbalığı, Tonbalığı ve Kılıçbalığı’nın yılın her ayında buralarda bulunduğu söylenmektedir. Bu arada, yılın bazı aylarında suyun sahile yakın kısımlarında ara sıra timsahların görüldüğü, hatta bu esnada tatsız bazı olayların da yaşandığı gene Dilililerce anlatılmaktadır.

Dili, yeşil ve bereketli tepenin cevreledıgı bir yerde kuruludur. Doğu eteğinden, denize ve dalgalara bakar. Şehrin kalbinde görkemli kıyı şeridinde, şafak vaktinden hava kararıncaya kadar hareketlidir ve liman boyunca uzun bir yürüyüş hattı vardır. Buradaki Banyan Ağaçları’nın serin gölgesinde hindistancevizi suyu içmenin keyfine doyulmazdır. Gene, burada balıkçılar tuttukları deniz ürünlerini satmaya çalışırlar. Bu bölgede voleybol ya da futbol oynayanları izlemek, rıhtım üzerindeki halktan kişilerle sohbet kaldırım sefasının ayrı bir zevkidir.

Dili, şehir merkezine çok yakın harikulade sahilleriyle övünür. Sahiller, beyaz kumsallarla örtülüdür. Kentin en iyi otel ve restoranları buradadır. Buradan gün batımını izlemek ayrı bir sahil keyfidir.

Dili restoranları, yemekleriyle ünlüdür. Dili’de Çin, Hint, Japon, Tayland, Lübnan, İtalyan ve Türk Mutfağı’na rastlanır. Hatta kentin ana arterlerinden biri olan Comoro Bulvarı üzerinde pide ve kebap üzerine çalışan bir Türk restoranı bile vardır. Eğer yolu oraya düşen olursa Türk ustaların kendi elleriyle hazırladıkları yemeklerde Türk mutfağının lezzet farkını orada bulabilecektir.

Dili’de restoranlar dışında kaldırım mutfakları da yaygındır. Şehrin muhtelif bölgelerinde kurulan pazaryerlerinde her tur urun yanında, yerlilerin satmak için getirdikleri sebze ve meyve çeşitliliği hemen fark edilebilmektedir. Dili yemekleri içinde, pazaryerlerinde bile bulunabilen eğreltiotu yapraklarıyla sarılı hindistancevizli pirinç pilavlı “Katupa” hem Dili’nin hem ülkenin en ünlü yemeğidir.

Yemeklerde acı biber soslu ve baharatlı yiyecekler ağırlıktadır. Mükemmel tropikal meyve suları yanında, kahve de unludur. Özellikle, ağızda hoş bir koku bırakan çok koyu renkli “Kahve Tina” mutlaka içilmelidir.

Dili, aynı zamanda ülkenin elsanatı ürünlerinin sergilendiği ve kolaylılıkla temin edilebildiği önemli bir merkezdir de. Dili’de, geleneksel el dokumasıyla yapılmış “Tais” , ziyaretçilerin öncelikle tercih edebileceği bir elsanatı hediyesidir. Tais, geleneksel bir şekilde elle yapılan kumaştan el çantası, kitap kabı gibi şeylerdir. Kumaş giysiler düğünlerde, cenazelerde ve benzer törenlerde kullanılıyor. Bunların dışında sepetler, ağaç kaplamalar, kâğıt ve gümüş hediyelikler diğer elsanatı ürünleridir. Kentin Mandarin Bölgesi’ndeki Tais Market Dili’nin elsanatlarının sergılendıgı en iyi alandır.

Dili’de şehir içi taşıma “Microlet” denilen küçük dolmuşlar ve özel taksilerle yapılıyor. Yoğun işsizliğin olduğu kentte, insanların bazıları BM sayesinde iş olanağı bulmuş. Ülkede gaz ve petrol önemli bir gelir kaynağı olduğundan, başkent Dili’deki ekonominin temelini de bunlar oluşturmaktadır.

Ülkedeki Katolik inanışının çokluğu nedeniyle, 200 bine yaklaşan Dili nüfusunun çok önemli bir kısmı da Katolik’tir. Portekizce ve Tetum dili resmi dil olmakla birlikte, günlük yaşamda halkın konuştuğu dil genellikle ” doğan güneş “ anlamına gelen yerel “Tetum” dilidir. Amerikan Doları ise, resmi para birimidir.

Kuru ve yağışlı olmak üzere iki mevsimin görüldüğü Dili’de iklim sıcak ve nemlidir. En sıcak ay Kasım, en soğuk ay Temmuz’dur. Isı genelde 30 -35 derece civarındadır.

Kent, her tür hizmetin sunulduğu büyük bir hastaneye sahip olmasına karsın, ciddi sağlık sorunları yaşanmakta olup, malarya ve sarıhumma ciddi yaşamsal risk oluşturmaktadır.

Ancak, her şeyin ötesinde Dili konuklarına doğal bir hayat, göz alıcı dağlık alanlar, harikulade sahiller ve dünyanın en iyi mercan kayalıklarından birini sunabilmektedir. Dili, bundan sonra, dünyanın doğusunda farklı bir kültür bacası görmek, “Denizlerin Amazonu”nda yüzmek, yok olmuş bir toplumun hayata yeniden dönüşünün hikayesine tanık olmak ve “Cennetin Adası”nı aramak isteyenleri, Singapur, Darvin (Avustralya) ve Denpasar (Bali Adası-Endonezya)’dan kalkan uçaklarla kendi topraklarına taşımak; ziyaretçilerine, sade, kendi halinde ve hayata tutunmak çabasındaki bir toplumun konukseverliğini göstermek istiyor.

İSMET İNCE

 ( Bu yazı, Ankaralı Gezginler Grubuna ait “Gezgin Gözüyle Afrika” isimli kitapta yayımlanmıştır.)

 

                                 AFRİKA’NIN SICAK KALBİ:  MALAVİ… 

ABD’li ünlü sanatçı Madonna’nın evlatlıkları David ve Mercy’nin ülkesi, Livingstone’un Starlar Gölü’nün ev sahibi, İngilizlerin Cinderellası, küçük prenseslerin anavatanı, Afrika’nın sıcak kalbi; Malavi…

Hava çok sıcaktı! Mozambik’in Tete Kenti’nden bindiğim dolmuşla varmıştım sınır kapısına… Tepede bir yerdi. Ama gene dinmiyordu sıcak! Denemek istedim yürümeyi, etraftaki manzarayı seyretmek için! Ama izin vermiyordu güneş! Altı kilometre mesafedeki Malavi Gümrüğü’ne ulaşmam, sınırdan kiraladığım bir motosikletliyle mümkün olabildi ancak! 

Çok ilgili biriydi kapıdaki görevli! Türk olduğumu öğrenince dakikalarca sohbet etti benimle! Türkiye’yi sadece kitaplardan ve TV’den bildiğini, ama çok merak ettiğini söylüyordu. Birkaç kentimizi sayıverdi hemen oracıkta! Zaten Malavi vizem de hazır olunca birlikte içeri yürüdük. Bırakmadı beni! Blantrye’ye gideceğimi söyleyince; o yöne giden dolmuşlardan birisine yerleştirdi ve dolmuş hareket edinceye kadar da yanımda bekledi. İlgi etkilemişti beni! Sormadım ama belli ki; “Afrika’nın sıcak kalpli insanı” işte! 

Blantrye’ye öğle saatlerinde ulaştık. Şoför, nerede kalacağımı sordu. Bildiğim her hangi bir yer olmadığından, şehir merkezinde inmek istediğimi söyledim. Gülerek, kafa salladı, “işin zor” gibilerinden! “Yooo, bulurum bir yer. Hiçte zor değil!” deyince, “ iyi o zaman, burada in!”demesiyle, bir anda kendimi birkaç sokağın birleştiği kavşakta buldum. Blantrye merkezinde olduğumu söylediler. Çanta sırtımda etrafa baktım şöyle bir; ilişmedi gözüme her hangi bir otel, pansiyon! Sokaklara dalmak istedim, bir aşağı, bir yukarı gezindim. Büyük bir-iki oteldi, sorduklarımdan aldığım cevap! İşime gelmedi bunlar ve yürümeye devam ettim. Bunu sorun etmiyordum. Zira yürüyerek gezmekten hoşlanırım ve bence de, bir yeri gezmenin en iyi yolu yürümekti zaten! Hiç olmazsa göz aşinalığı oluşuyordu böylece! Bu iyi bir şeydi de! Yorulduğumu söyleyemem, ama bir yer bulup, yerleşmeliydim bir an önce! 

Bir taraftan yürüyor, bir taraftan sağlı-sollu binalara bakarak, kalacak bir yer bulmaya çalışıyordum. Cadde nereye götürürse, oraya gidiyordum. Caddenin sonuna gelmiştim. Köşeden dönmem gerekiyordu ki; gri renkli, hiç de ihtimal vermediğim bir binanın ikinci katında gördüğüm bir tabela adımlarımı hızlandırmama neden oldu: Üç yolun kesiştiği köşede, iki katlı bir bina! Tabelada Oriental Lodge yazıyordu ve hemen çıktım yukarı. Odaları dolaştım. Temiz bir yere benziyordu. Üstelik balkonun manzarası da güzeldi. Hiç zaman kaybetmeden geceliği 1000 Kvacha’ya ( 6 Dolar civarında) odaya yerleştim. Yer buldum ya, durur muyum artık! Hemen dışarı! 

Blantrye, yaklaşık bir milyon nüfuslu bir kent. Merkez kısımları modern, kenar kısımları geri. Alış-veriş daha çok merkez kısımlarında dönüyor. Bankalar, işyerleri, kafe-restoranlar ve muhtelif mağazalar bu bölgede! Merkezdeki cadde ve sokaklar asfaltla kaplı. Ancak, kenar bölgeler bundan yoksun. Şehir içinde taşıma dolmuş ve taksilerle yapılıyor. Kent, geniş bir alana kurulmuş olmasına karşın, çoğu yere yürüyerek gitmek mümkün. Afrika’nın diğer ülkelerinde sık karşılaşılan kaldırım tezgâhları burada da yaygın. Tezgâhlarda yiyecek ve içeceklerin yanında, meyve tezgâhları çoğunlukta. 

Blantrye, park ve ağaçlarla kaplı bir kent. Ancak, bakım konusunda son derece yetersizler. Kent, gelişmiş bir sanayiye sahip değil. Ekonomisi, tekstil, tütün ve bankacılık üzerine kurulu. 

Gezginler için, çok fazla zaman ayırmayı gerektirmeyen Blantrye, konuklarına kapılarını açabileceği birkaç ziyaret noktasına da ev sahipliği yapıyor. Bunlardan, Chichiri Bölgesi’ndeki Malavi Müzesi, geleneksel Malavi dans ve kültürü hakkında bilgi sahibi olmak için iyi bir adrestir. 

Mandala Sarayı, Afrika’daki göller kuruluşunun başkanının evi. 1882’de inşa edilmiş, kolonyal bir yapı. İçinde, Malavi Kütüphanesi, sanat galerisi ve kafe yer alıyor. 

Saint Michel ve All Angels Kilisesi, harikulade bir yapı. Hiç inşaat tecrübesi olmayan İskoç misyonerlerin, tamamen tuğla ve ahşaptan yaptıkları, sadece el yapımı bir kilise. İnşaat 1888’de başlamış, 1891’de tamamlanmış.  Kilisedeki kubbe, kule, kemer ve cumbaları dikkatle incelemeye değer.  

Blantrye, başkent olmamasına karşın, Malavi Anayasa Mahkemesi ve ülkenin tek TV kanalının merkezi de burada bulunuyor. 

Üç günlük Blantrye misafirliğim sonunda rotamı başkent Lilongve’ye çevirdim. Zambiya vizesi için başvuruyu oradaki elçiliğe yapmam gerekiyordu. 

Blantrye’den Lilongve’ye her gün değişik standart ve fiyatlarda birkaç otobüs kalkıyor. Yolculuğu hızlı otobüsle yaptım. Dört saat sonra Lilongve’deydik. 

Lilongve’de ilk durakta indim. Zambiya Elçiliği’ne yakın bir yer olsun istemiştim. Burası, kentin yeni ve modern bölgesi. Epey dolaştım, ama kendime uygun bir  pansiyon bulamayınca, dolmuşla eski bölgeye geçtim. Son durak, dolmuş terminali. Otobüs terminali de burada. Aynı zamanda toptancı merkezi! Birbirine paralel birkaç caddeden oluşan bu bölge, her tür ticaretin yapıldığı işyerleriyle dolu. Çok sayıda otel, pansiyon olmasına karşın, güvenlik sorunları olabileceği düşüncesiyle, burada kalmadan, ama yürüyerek nehrin karşı yakasına geçip, caddede karşılaştığım o yöne giden, tavırlarıyla iyi-kötü eğitimli olduğunu tahmin ettiğim genç bir Lilongveli kızın eşliğinde, Mufasa Backpackers’a gidip, yerleştim.   

Lilongve’de ilk işim Zambiya vizesi için elçiliğe gitmek olacaktı. Bulunduğum bölge Lilongve’nin eski bölgesi, elçilik ise, ilk indiğim yeni bölgede bulunuyordu. Hiç zaman kaybetmeden dolmuşa binip elçiliğe vardım.  Dokümanlarımı da hazırlamıştım. Vizeyle ilgili görevli, “müracaatı Lusaka’ya ileteceğiz, gelecek cevaba göre hareket ederiz. Beklemeniz lazım!” deyince, birkaç günümü Lilongve’ye hasretmek zorunda kaldım. 

Lilongve, Malavi’nin başkenti olup, Lilongve Irmağı’nın iki yanına kurulmuş. 1975’te başkent olmasını takiben, Blantrye’deki insan ve ticaret hareketliliği Lilongve’ye kaymış ve bugün yeni bölge olarak kabul edilen kısım oluşturulmuş. Ve bu bölge şimdilerde tüm hükümet binaları, elçilikler, iş merkezleri ve yeni yerleşim alanlarıyla dolu bir bölgedir. 

Lilongve’de geleneksel yaşam eski şehirde, modern hayat yeni şehirde sürmektedir. Yani, iki farklı Lilongve var başkentte! Eski bölge sorunlarla dolu. Ama yeni bölge hala gelişmekte! İki bölgeyi birbirine iki cadde bağlıyor. İki bölge arasındaki yol üzerinde küçük bir ulusal park yer alıyor. Kentin iç kısımlarında görülebilecek önemli bir ziyaret noktası olmamakla birlikte, Lilongve’den otobüs ve benzeri ulaşım araçlarıyla gidilebilecek, Malavi’nin ikinci en geniş ulusal parkı durumundaki Kasungu Ulusal Parkı, Dzalanyama Ormanlık Bölgesi ve Dedza Dağı ve Gölü birer turistik aktivite merkezleridir. 

Lilongve’de bulunulduğu sürede zaman harcanabilecek bölgesi eski Lilongve’dir. Cadde ve kaldırımlar, gene seyyar satıcılar ve el işçiliği örneklerinin sergilendiği tezgâhlarla dolu eski bölgede. Ayrıca, geleneksel Malavi mutfağının tadılabileceği mekânlar da burada.  Bazı banka şubeleri, döviz bozdurma ofisler ve muhtelif alış-veriş mağazalarının yer aldığı geniş bir alana kurulu iş merkezilerinin birkaçı da bu bölgede yer alır. 

İki gün sonra tekrar gittiğim Zambiya Elçiliği’ndeki görevlilere yaptığım yoğun ısrar, vizemin hemen hazırlanmasını temin etti. Lilongve’de daha fazla zaman harcamaya gerek yoktu ve ertesi sabah Malavi Gölü’ndeki gemi turuna katılmak üzere, Mzuzu yönüne giden eski bir otobüsle, önce Salima, sonra Nkhotakota yoluna koyuldum. 

Salima, göl bölgesinin ana durağı olmasına rağmen, geri bir yer. Bir yol kavşağı üzerinde bulunduğundan, buradan gölün güney ve kuzey kısımlarına geçiş yapılabilmekte. Nkhotakota yolu üzerinde çalışma vardı ve yol kapanmıştı. Otobüsten inip, yolun karşı tarafına yürüdük. Karşıda bizi bekleyen başka bir otobüsle yola devam edecektik. Fakat elerindeki yükleriyle otobüs kapısına dayanan, çoğunluğunu kadınların oluşturduğu yolcu grubunun arasından otobüse binmem zor oldu. Esasında ayakta bile duracak yer yoktu otobüste. Ağaç altına geçip beklemekten başka çarem yoktu. Fakat otobüsteki tek yabancıyı orada bırakmaya gönülleri elvermemiş olmalı ki; beni çağırıp, yolculardan birinin dizi üzerine oturarak,  yola devam ettik. 

Nkhotakota’ya saat 13.30 sularında vardık. Nkhotakota, Afrika’nın en eski kasabalarından… Eskiden uzun yıllar köle pazarı olarak kullanılmış. Şimdi geri bir liman kasabası. Sıcak ve toz birbirine karışmıştı Nkhotakota’da! Yol kenarındaki tek tük barakalardaki insanlardan,  “Malavi Gölü’ne nasıl gidebileceğimi” soruyordum. Pek sağlıklı bilgi alamadım. Herkes farklı bir yön söylüyordu. Sonuçta, bisikletli taşıyıcılardan biriyle anlaşarak, beni en yakın sahil köyüne bırakmasını istedim. Yirmi dakika devam etti bisiklet yolculuğumuz. Vardığımız yer, birkaç kulübeden oluşan küçük bir sahil köyü. Geniş avlulu, avludaki hayvanlarıyla iç içe, çoluklu çocuklu yaklaşık on beş kişilik bir ailenin oturduğu evin kapı önüne gelip, sordum: “Monkey Bay yönüne giden vapur buradan geçer mi?” Erkekler şaşkın bakışlarla beni süzerken, kadınlardan birisi kafasını sallayarak “ evet, geçer!” cevabını verdi. Artık rahatlamış ve doğru yere geldiğimi anlamıştım. Saatimi göstererek, “kaçta geçeceğini” sordum ardından! Cevap ilginçti: ” Belli olmaz!” 

Vapurun geçeceği kesindi ya; burada beklemem için o yeterdi bana! Sıra, vapurun geçiş saatini öğrenmeye gelmişti. Biraz daha yürüyünce, kumsalın yanı başında, yüzünü göle çevirmiş, sarı boyalı, tek katlı, bir binaya girmek istedim. Kapıdakiler karşıladı beni. Burası bir oteldi ve galiba buranın tek oteliydi. Benzer soruları, oradakilere de sorunca, gerekli bilgiyi tamamlamıştım: Vapur, Malavi Gölü’nün kuzey kısmındaki Karonga Şehri yakınındaki Kambve Limanı’ndan başlayarak,  hava ve denizin durumuna göre güneye doğru ilerliyor, fakat hangi limana saat kaçta uğrayacağı belli olmuyormuş. Söylediklerine göre, Nkhotakota Köyü’ne genelde gece yarısı uğruyormuş. Ama saati? “ O belli olmaz!” 

Henüz akşam olmamıştı. Gece yarısının belirsiz bir saatine kadar vapuru bekleyemezdim ve mecburen sahildeki otele yerleşmeye karar verdim. 

Otelde müşteri olarak benden başka kimse yoktu. Bir süre dinlendikten sonra, sahile çıktım ve akşamın bir vaktine kadar tüm zamanımı orada geçirdim. Otele döndüğümde, Avrupalı üç turistin daha otele gelmiş olduğunu gördüm. Onlar da vapuru bekliyorlarmış. Saatini onlar da bilmiyorlardı. 

Otel görevlilerine, vapur geldiğinde uyandırmalarını söyleyerek, istirahata çekilmiştim ki; uyumaya fırsat kalmadan vapurun sirenini duydum. Saat, gece 1.20’yi gösteriyordu. Hemen toparlanıp dışarı çıktım. Diğerleri de hazırlanmıştı. Birlikte sahile yürüdük. Vapur, sahile yakın bir yere demir atmıştı.  Gündüzün yakıcı sıcağı gitmiş, yerini Malavi Gölü’nün serin suları almıştı. Karanlıkta gelen tekneyle vapura taşındık.

 

Vapurun ismi İlala. İlala, 1951’den beri Doğu Afrika’da Malavi Gölü’nde yük ve insan taşımada kullanılan motorla çalışan bir gemi. Asıl evi, güneydeki Maymun Koyu (Monkey Bay olarak biliniyor) olup, her hafta kuzeydeki Kambve’ye kadar gidip, tekrar geri dönmektedir. İlala, göl kıyısında yaşayanların Malavi Gölü’ndeki tek ulaşım aracı. 100 Ton yük, 365 yolcu taşıma kapasitesine sahip.52 metreuzunluğunda, 620 Ton ağırlığında İlala! 

İlala muhtelif bölümlerden oluşuyor. İlk katında yük ve insanlar bir arada bulunuyor. Bu bölümde, hem oturmak hem uyumak için ayrı ayrı bölümler oluşturulmuş. Ancak, her bölümün fiyatı farklı. Özellikle en ucuz fiyatı olan bölümdekilerin diğer bölümlerde kalabilmelerine izin verilmiyor. Üst kısımdaki alan daha ferah ve en pahalı bölümü. Bu bölüm sadece bu kısmın biletini alanlara tahsis edilmiş. Diğer bölüm yolcularının burayı kullanması yasak. 

Vapurda fiyat pazarlığı yaptım. Teklif ettiğim fiyattan bilet almama razı oldular. Zaten yorgundum ve boş kanepelerden birine uzanarak, günün ağarmasını bekledim. 

Bazen uyudum, bazen Malavi Gölü’nün serin sularını izledim İlala’dan. Işıkları da fazla değildi İlala’nın. Bu yüzden geçtiğimiz bölgelerin farkında bile değildim. Biletimi Maymun Koyu’na kadar almıştım. Öğleye doğru son durak olan koya ulaştığımızda, benimle birlikte birkaç yolcu kalmıştı İlala’da ve gönülsüz yağan yağmurun yüzüme vuran taneleri,  İlala’daki yolculuğumuzun son bulduğunu ve Maymun Koyu’na geldiğimizi haber veriyordu. 

Malavi Gölü, Afrika’nın üçüncü en geniş, dünyanın da dokuzuncu en geniş gölüdür. Denizden yüksekliği470 metre, yüzölçümü 29.600 km2’dir. Uzunluğu580 kilometre, genişliği75 kilometre, ortalama derinliği292 metre, en büyük derinliği ise 706 metredir. Gölün, Likoma ve Chizumulu isimli iki adası da vardır. 

Malavi Gölü’nde binden fazla balık türü yaşamaktadır. Bunların özelliği, Malavi Gölü dışında her hangi bir yerde yaşayamamalarıdır. Göl, akvaryum gibidir ve balıklarıyla ünlüdür. Balıkların en ünlüleri, yumurtalarını ağzında taşıyan, ülkemizde Çiklet Balıkları olarak bilinen balık türüdür. Çiklet Balıkları ülkemizde de yaygın olarak kullanılan akvaryum balığıdır ki; pek çok türü içinde, en çok tercih edileni, Sarı Prenses Çiklet Balığı’dır. Bu balıklar, Maymun Koyu’nun dip kısımlarında yaşarlar ve Malavi’nin önemli bir ihraç kalemini oluştururlar. 

Malavi Gölü’nün suyu çok berraktır. Göl de, balıklar dışında, su aygırları ve timsahlar da yaşar. Gece gölün insanlar açısından güvenlikli olmadığı söyleniyor. Her yıl, pek çok insanın özellikle su aygırlarına yem olduğunu birkaç defa dinlemiştim. Ayrıca, göldeki adalarda insan yaşamadığı, ancak çok sayıda Piton Yılanı’nın bulunduğu anlatılmaktadır. 

Maymun Koyu’ndaki boğazda Malavi Gölü Ulusal Parkı bulunur. 1980’de 88 km2’lik bir alanda oluşturulan Ulusal Park, dünyadaki ilk tatlı su ulusal parkı olup, 1984’ten beri UNESCO’nun Dünya Doğa Mirası Listesi’nde yer alır. Parkta, babon ağaçları, antiloplar ve muhtelif kuş türleri bulunmaktadır. 

Malavi Gölü, aynı zamanda Nyassa Gölü olarak da bilinir. Halk dilindeki adı “ Afrika’nın Efendisi”dir. Gölün yaklaşık 40 bin yıllık bir geçmişe sahip olduğu ileri sürülmektedir. 

Maymun Koyu’nda yağmur hareketimi kısıtlamıştı. Dağlar arasındaki yerleşiminde iki gündüz ancak kalabildim. Yağmur hiç durmadı. Sakin bir yerde, gürültüden uzak, yerel halkla iç içe bir hayatı özlemiştim. Ama yağmur işte! 

Çok erken kalkan bir köy otobüsüyle önce Salima, sonra tekrar Lilongve’ye döndüm. Adresim bu defa gene eski bölge, fakat başka bir pansiyondu. İlk gelişimde görmüştüm orayı ve hoşuma gitmişti. Malavi Gölü, İlala ve Maymun Koyu’ndaki yorucu günlerimi burada dinlenerek geçirebilirdim artık. Hem de, nehir kıyısındaki küçük bir parkta Mankala oyuncularıyla sohbet edip izlerken! 

Malavi, Doğu Afrika’da, Mozambik, Zambiya ve Tanzanya’ya komşu, 1964’te bağımsızlığına kavuşmuş, 118.480 km2’lik bir alanda on üç milyon nüfus barındıran bir ülke. Nüfusun %85’i kırsal bölgelerde yaşıyor. Ekonomisi tarıma dayalı. Tütün, çay, şeker kamışı, pamuk, kömür, boksit, uranyum ve balık ihraç ediyor. Resmi dili İngilizce, para birimi Kvacha’dır. 

Malavi, tropikal bir iklime sahip olup, Kasım-Nisan arası sıcak, Mayıs-Ağustos arası kuru sezondur. 

Malavi mutfağıyla ünlüdür. Et, yeşil sebze, tavuk veya balığın eşlik ettiği Nsima en bilinen  yemeğidir.

Lilongve’de olduğum bir gün, nehir kenarındaki pazaryerine yürüyordum. Cadde kenarındaki küçük bir parkta ellerindeki taşlarla oynamaya çalışan birkaç kişiyle karşılaştım. İlgimi çekmişti. Yanlarına vardım. Yere çok sayıda küçük çukur eşilmiş, elerindeki taşları bu çukurlara koyup alıyorlardı. Onları izledim bir süre. Bazen bağırarak, bazen gülerek oyuna kaptırmışlardı kendilerini. Benim de katılmak istediğimi söyledim. “Oyun bozulur olmaz!” dediler. Ayrılamadım ve bitmesini bekledim oyunun! Taraflardan birinin çukurunda taş çoğalmıştı. Diğerinin moralinin bozulup, taşları elinin tersiyle iteklediğini, karşısındakinin de sevinçle ellerini havaya kaldırdığını görünce, oyunun bittiğini anladım. 

Hevesliydim oyuna katılmaya! Oyuna yeniden başlayacaklardı: “ Biliyorsan gel!” dediler. Çukurların bir kısmına taşları koydular. Elimde taş, bekliyorum. “Hadi, başla!” 

Taşları ne yapacağımı, hangi çukura koyacağımı bilmiyorum. Şaşkın şaşkın bakıyorum. Gülüyorlardı halime! Bu oyunun adı neydi, onu da bilmiyordum aslında! Tarif etmelerini istedim: 

“Mankala!” oyunun adı! En az iki kişiyle oynanıyor. Yerdeki çukurlara konulmuş taşlar sırayla başka çukurlara aktarılarak, çok taş toplamaya çalışılıyor. En çok taş toplayan taraf oyunun galibi oluyor. Kazanmak, tam bir maharet ve tecrübe işi! 

Mankala’yı Lilongve’de öğrendim. Oyunu beceremedim, ama Mankala oyuncularıyla dost olmuştuk. Onlar oynuyor, bana da, taşları koymam gereken çukuru gösteriyorlardı. Mankala oyunu böylece devam etti gitti! Benim taraf kaybetmişti. Kazananın eli omzuma uzandı, moral vermek için!  Malavi’de bir sıcak el! Hem de omzumda ve de üzülmemem için! 

Mankala, enteresan bir oyun! Hem beceri hem tecrübe gerektiriyor. Aklıma, Mankala oyuncularının hayatı geldi bir an! Sanki yaşamla oynuyorlardı oyunu! Mankala’da nasıl olsa kazanabileceklerdi bir defasında! Çünkü tecrübe ve maharet yetiyordu onlara! Ama ya Malavi’deki hayat? Çok daha maharet istiyordu onlardan! 

Mankala oyuncuları! Biri kazanıyor, diğeri kaybediyordu! Sonuç belli: Kazanmak ya da kaybetmek! Başkası yok! 

Yaşamları da buna benziyor Mankala oyuncularının! Mankala’da kazanıyorlar, ama hayatta kaybediyorlar. Kim bilir;  belki de, hayata kaybeden, şansını Mankala’da denemek istiyor.

Haa! Ne diyordum? “ Afrika’nın Sıcak Kalbi”  mi? 

Mankala oyununda omzuma değen o el var ya; galiba bu, o olsa gerek!

İSMET İNCE

   (Bu yazı, Ankaralı Gezginler Grubu’na ait “Gezgin Gözüyle Afrika” isimli kitapta yayınlanmıştır.)

 

                              “ EDUARDO MONDLANE’NİN RÜYASI “   

                                             MOZAMBİK CUMHURİYETİ…

Eduardo Chivambo Mondlane, Portekiz Doğu Afrika’sındaki Tsonga Kabilesi’nin Bantu dili konuşan bir kabile reisinin onaltı oğlundan dördüncüsü olarak 20 Haziran 1920’de dünyaya geldi. Oniki yaşına kadar koyun sürücüsü olarak çalıştı. Eğitiminin ileriki yıllarında antropoloji ve sosyoloji okudu. ABD’de bulunduğu sırada Janet Rae Johnson isimli bir kadınla evlendi ve ondan üç çocuğu oldu. ABD’de yaşıyordu, iyi bir işi ve mutlu bir ailesi vardı. Ara sıra ülkesine gidip gelirdi. Bir defasında onu, çok sevdiği halkı coşkuyla karşıladı ve artık o, kendini, kendi ifadesiyle “halkının özgürlük mücadelesi”nde buldu. 1962’de FRELİMO’nun ilk başkanı seçildi. 1964’te gerilla savaşına başladı. Bir rüyası vardı onun: Özgür “Mozambik Cumhuriyeti!”

Swaziland’ın Manzini kentinden kalkan bir minibüsle adım attım bu rüyaya! Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Johannesburg kentindeki elçiliklerinden almıştım vizeyi… Sınırdan geçişimiz zor olmadı bu yüzden! Esasında, sınırdan da vize alınabildiğini söylemişlerdi, ama burası Afrika ya, sınırda ne olacağı belli olmazdı. Emin olmak istemiştim her şeyden!

Gümrük kapısında sıcak tavırlarıyla görevliler karşıladı minibüstekileri! Giriş işlemleri için pasaportumu uzattığım görevlinin “almaz mısınız “ diye işaret ettiği duvarda asılı prezervatif kutusu, Afrika olunduğunun hiç akıldan çıkartılmaması gerektiğinin samimi bir uyarısıydı!

Başkent Maputo’ya varışımız akşam 17 sularını bulmuştu. Yağmur hafif çiseliyor, damlalar nazlı nazlı düşüyordu. Şehir merkezine yakın bir yerde indirdiler beni. Etraf kalabalıktı. Akşam saati yaklaşmıştı ve hemen kalacak bir yer bulmam lazımdı. Sokaklarda dolaşıp, en yakındaki yer olduğunu öğrendiğim Patrice Lumumba 545 nolu adresteki The Base Backpakers’u bulup, yerleştim. Havanın kararmasıyla, sokak lambalarının yanması ve insanların evlerine çekilmesi birbirini izledi. Ama heves bu ya; duramadım, kendimi sokağa attım.

Dünyanın muhtelif ülkelerindeki sosyalist devrim lider ve önderlerinin isimleriyle donatılmış Maputo’nun bu sokakları, tam üç günümü aldı. Bazen merak, bazen de heves ve şaşkınlığı bir arada yaşatan, heyecanlı Maputolu günlerim hep, adını 17 Ocak 1961’de kurşuna dizilerek öldürülen Kongo Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin ilk Başbakanı’ndan alan Patrice Lumumba’dan başladı.

Maputo, eski ile yeniyi, yoksullukla zenginliği, kolonyal mimari ile moderniteyi bir arada yaşatan bir kent. Her şeyi sunuyor konuklarına Maputo!

Kaldığım hostelin sokağının merkez tarafındaki çıkışında her gün karşılaştığım bir bina var: Demir Ev!

Samora Machel Bulvarı’nın köşe başındaki bu bina, Paris’teki ünlü kuleyi yapan Eiffel’in 1892 yılındaki eseri olup, Maputo’ya gönderilerek, bahçe içine yerleştirilmiş. Zaman içinde muhtelif amaçlarla kullanılan bu yapı, şimdilerde Ulusal Kültür Merkezi olarak kullanılıyor. Bahçenin bir köşesine de, gene demirden bir adam heykeli yerleştirilmiş ki, ziyaretçilerin ilgisini çekmemesi imkânsız. Demir Ev’in hemen yanı başında ve bulvar üzerinde Tunduru Botanik Parkı yer alıyor. Park, Maputoluların bir dinlence ve cimnastik alanı gibi! Samora Machel, Josina Machel ve Patrice Lumumba Bulvarları’nın kesiştiği alanda İndependencia Meydanı karşılardı beni her gün… Meydanın bir köşesinde, dikkat çeken mimarisiyle Belediye Binası alanın bekçisi gibi duruyor. Binanın yan tarafında görkemli kulesiyle Katedral, görenlerin en azından yarım saatini kendine hapsediyor. Beyaz renkli Katedral, 1944 yılında inşa edilmiş.

Maputo’nun caddeleri geniş, kaldırımları şenlikli. Her tür ürünü görmek ve satın almak mümkün kaldırımlarda. Genellikle, meyve-sebze ve giyecek eşyaları satılıyor buralarda. Bazıları da sokak sergilerini andırıyor. Pazarlık her yerde geçerli. Kaldırım tezgâhlarındaki siyah Mozambik insanıyla sohbet keyif veriyor taraflara. Yakıcı Maputo sokakları, yemyeşil ağaçlarla kaplı. Bu, hem soluklanma hem de gezi kolaylığı sağlıyor konuklarına! Yürüyerek dolaşmak büyük zevk Maputo’da. Ara sıra karşılaşılan güvenlik görevlilerinin pasaport kontrolü bile bu zevkten mahrum bırakmıyor insanı. Nereye gitseniz tarih ve sanat kokan kentin çoğu yerinde, özellikle mimari hayat tarzında Portekiz etkisini görmek mümkün. Zaten eski bir Portekiz sömürgesi olan Mozambik’in başkent Maputo’sunda en dikkat çeken yapılar; sömürge döneminden kalma tarihi binaları…

Sahilden gelen yumuşak rüzgâr, kıyı şeridinden koparmıyor insanı. Önce, 25 Haziran Meydanı’ndaki Maputo Limanı, ardından Çalışanlar Meydanı’nı süsleyen yakındaki Tren Garı, Merkez Pazarı, ayakta duran kadın anıtı ve civarı Maputo meraklılarının tüm gününü alıyor.

Tren Garı, 20. Yüzyıl’a ait görkemli bir yapı. İstasyon limana yakın bir yerde kurulmuş. Maputo, o yıllarda Güney Afrika’nın altın ve elmas ticareti açısından önemli bir deniz ulaşım hattı olarak görüldüğünden, istasyon limana yakın bir yere kurulmuş. 19.Yüzyıl Maputo’sunun tarifi olarak kabul edilen istasyon, mimar Gustave Eiffel tarafından dizayn edilmiş. Harikulade bir mimariye sahip bu istasyon, binasının görkemi sayesinde, 2009 yılında Newsweek Dergisi’nce “ dünyanın en güzel yedinci tren istasyonu “seçilmiş. İstasyonun içi değil ama, ön kısmı günün her saatinde hayli kalabalık oluyor. Maputo Merkez Pazarı, istasyonun hemen yan tarafında yoğun insan ve araç trafiği arasında “ ziyarete mutlaka gelin “ der gibi bekliyor. Mimarideki cephe nakışlarının etkisinden kendini kurtarabilenlerin zamanlarının daha fazlasını harcayabilecekleri bir iç yaşamı var pazarın. Pek çok tezgâhın bulunduğu pazaryerinde her şey mevcut, ancak en ilgi çekenleri kasap ve balık tezgâhları… Fotoğraf çekmek kolay olmuyor. Özellikle kadın satıcılar, kendini göstermemek için, tezgâhlarını terk etmeyi bile göze alıyorlar. 25 Eylül Bulvarı üzerindeki Maputo Pazarı, 1901’de inşa edilmiş.

Çalışanlar Meydanı’nın tam ortasındaki anıt, öldürdüğü kobra yılanını taşıyan bir kadın heykeli. Heykelin alt kısmında 1. Dünya Savaşı’nın acımasızlığını tasvir eden, Mozambik askerlerinin anısına bir kaide yerleştirilmiş. Anıt, hem Maputo Garı’nı, hem pazarı izler gibi dimdik ayakta. Meydanın arka sokağında Mozambik Müslümanlarının ibadet sembolü, 20. Yüzyıl başlarında ibadete açılan ünlü Jamma Mescit de, beyaz yapısıyla bölgeyi renklendirmektedir.

Maputo, muhtelif müzelere de ev sahipliği yapar. Bunlardan, Dos Martires De Mueda Caddesi üzerindeki 16. Yüzyıl’da yapılmış olan, Doğal Tarih Müzesi, ihtiva ettiği etnografya bölümü ile ünlüdür. Mozambik’teki hayvan türlerinin çoğuyla, dünyanın en küçük fil örneklerinin sergilendiği bir müzedir. Bahçesine muhtelif dinozor modelleri yerleştirilmiş. Son derece ilgi çekiciydi.

Ho Chi Minh Bulvarı üzerindeki Ulusal Sanat Müzesi, Mozambik heykel sanatının değişik koleksiyonunu sunar. Müze bahçesinde ağaç oyma işi yapan ustalar çalışıyor. Ağaç oymacılığının değişik tekniklerini sunmaya çalışan ustaların maharetleri, izleyenlerde derin bir hayranlık uyandırıyor.

24 Haziran Bulvarı’nda Ulusal Jeoloji ve Devrim Müzesi bulunur. Özellikle Mozambik Frelimo Devrimi’ne ait değişik enstantanelerden kesitler sunduğunu öğrendiğim Devrim Müzesini, çok arzu etmeme rağmen, binadaki yenileme çalışmaları nedeniyle, kapalıydı ve ziyaret edemedim.

Maputo, körfez kenarına kurulu bir kent. Her yeri güzel. Fakat, şehri, en geniş çehresiyle görmek için en uygun yer, sahilden botla gidilebilen hemen karşıdaki Catembe Adası’dır. Catembe’nin sokakları, sokak satıcıları, restoranları ve buralarda geçirilecek zaman, kısa bir Catembe ziyaretinde konuklarına keyifli dakikalar yaşatır; güneşin kaybolmaya yüz tuttuğu bir akşam vakti, kabaran deniz suyunun fululaştırdığı Maputo silueti, gezi yorgunluğuna karşın, terk edilmesi istenmeyen bir gönül huzuru verir izleyenlerine!

Eğlenmek mi? O da var Maputo’da! Daha çok yerel halkın gittiği eğlence mekânlarını görmek isteyenlere, sahile yakın 25 Eylül Bulvarı’ndaki, içi tam bir curcunayla dolu, Maputoluların Feira dediği, “Halk Pazarı“ gündüzleri; hele, “değişik akşam” mekânı olsun diyenlerin yolunun düşeceği; Samora Machel Bulvarı’ndaki “Gil Vicente” ile 24 Haziran Bulvarı’nın Karl Marx Bulvarı’yla kesiştiği köşenin yakınındaki “ Afrika Bar” geceleri, Maputo’ya “ geldim gidiyorum, ama gözüm arkada değil“ demek isteyenlerin, eğlencenin doruğuna çıktıkları yerlerdir. Tabii, “ertesi günü ayrılıyorum Maputo’dan, gecenin yorgunluğunu atmam, dinlenmem lazım” diyenler için de; pek çok dinlence mekânı içinde özellikle, Patrice Lumumba Caddesi üzerindeki Cardoso Oteli’ne yakın Jardin do Professor içinde bulunan “ Cafe Acacia” tepeden Maputo Körfezi’ni izlerken, yorgunluk kahvesinin tat vereceği bir yerdir.

Ehh! Daha ne diyeyim! Söylenecek çok şey var Maputo için aslında! Ehh n’olacak! Cafe Acacia’da kahve içilip, bir süre de dinlenince, yol görünür artık! Zaman gelip çatmıştır, durmak olmaz o saatten sonra! Yollar, yeni yerleri keşfe götürmek ister insanı!

Küçük bir dolmuştu sabah 5’te kaldığım pansiyondan beni alan! Henüz üç kişiydik ama Fatima’s Backpakers’den binenlerle sayımız on olmuştuk. Henüz gün ağarmamıştı Maputo’dan çıktığımızda. Hava sıcak, dolmuş rahat değildi. Zor bir yolculuk oldu. Inhambane’ye varışımız güneşin en tepede olduğu ana denk geldi. Dolmuş durağında inip, karşı kaldırımdaki restoran önünde oturan iri yarı, şişmanlıktan göbeği dışarı çıkmış, önündeki yemek tabağından başka bir şeyi gözü görmeyen bir adama sordum:

—Tavsiye edebileceğiniz temiz ve ucuz bir yer var mı? Birkaç gün kalacağım!
Boğazından başka bir şey düşünmediğini sandığım bu iri yapılı adam, parmaklarını peçete gibi üzerindeki tişörte silerek, geriye doğruldu ve cevap verdi:
—Var!

Yemeği bırakmıştı. Kendini kanıtlamak istiyordu. Bir şey istenilmiş olmasının mağrurluğuyla restoran önünde bekleyen küçük bir çocuğu çağırarak, beni, adını söylediği pansiyona götürmesini istedi. Çocukla yirmi dakika kadar yürüdük. Vardığımız yer, denize yirmi metre mesafesi olan, bahçe içinde, alt katında kafe-restoranıyla da hizmet veren, Pençao Pichincha isimli pansiyondu. Hemen odaya yerleşip, kendimi dışarı attım.

Inhambane, küçük bir yer. Kolaylıkla gezilebiliyor. Çok katlı yapılaşma yok. Geleneksel doku fazla bozulmamış. Inhambane’de dikkatime çeken şey; şehrin son derece temiz olduğuydu. Önemli bir turizm noktası olması, Inhambane’ye canlılık ve güvenlikli bir ortam getirmiş.

Inhambane, daha çok, yakınındaki sahillerle ünlü bir yer. Fakat, merkezinde görülebilecek yerleri de yok değil. Kaldığım pansiyona yakın yerdeki 18. Yüzyıl’da yapılan Nossa Senyora Katedrali, eski bir lokomotifin sergilendiği Casa de Cultura ile muhtelif müzik aletlerinin, kolonyal döneme ait fotoğraflarla, Afrika kültürünün değişik sanatsal örneklerinin sunulduğu Inhambane Müzesi, deniz dışı zamanlarda ziyaret edilebilecek merkezlerdir.

Inhambane’nin karşı kıyısında küçük yerleşim yeri, Maxixe bulunuyor. Her yarım saatte kalkan teknelerle gidilebilen Maxixe, günün birkaç saatini geçirmek üzere bulunulacak bir yer. Tarihi, turistik bir aktivite imkânı sunmamasına karşın Maxixe, özellikle tekne yolculuğu esnasında ve iskele civarında sıra bekleyen halktan kişilerle yakın sohbet ve ilişkilerde değişik anekdotlara tanıklık fırsatı verir.

Inhambane, pek çok sahile sahip olmakla birlikte, bunlar içinde Tofo ve Barra en ünlüleridir. Şehir merkezinden bu plajlara günün her saatinde dolmuşlar kalkıyor. Kısa bir yolculukla ulaşılıyor bu plajlara. Önce Tofo, sonra da Barra’ya gidiliyor. Özellikle Tofo Plajı, geniş bir alanı kapsıyor. Küçük bir köy olan Tofo, geceleri eğlence merkezleri, gündüzleri de kumsallarıyla, konuklarını ağırlamaktan hiç yorgun düşmüyor. Şehir hengâmesinden ve insan kalabalığından bir süre bile olsa uzak kalmak isteyenlerin, Mozambik sıcağına aldırış etmeksizin kendilerini atabilecekleri en güzel deniz suyuna sahip yer, hiç tereddütsüz, Tofo ve Barra Plajları. Muhtelif türdeki pek çok konaklama tesisine sahip bu plajlar, misafirlerinin ihtiyacını karşılayacak düzeyde, yeme –içme ve alış-veriş olanağı sunmaktadır.

Mozambik’te Inhambane’den sonra uğranılacak yer, hiç kuşkusuz Vilanculos’tur. Üç saate yakın süren yorucu dolmuş yolculuğu ikindi saatlerinde Vilanculos merkezinde son buluyor. Tofo ve Barra plajlarının verdiği keyif yeterdi. Fakat, Vilanculos sahilleri ve Bazarrut Adaları da, görülmek ister. Dolmuştan inince, gene aynı dert: Kalacak yer… Durumuma uygun yer bulmak kolay olmadı Vilanculos’ta! Ya fiziki şartları, ya başka şeyler kararımı zorlaştırıyordu. Fakat, sıcak hava, ikindi vakti bile dinlemiyor, vuruyordu yüzüme! Yol yorgunu olan vücut, daha fazla aramaya fırsat vermeden, kamışlardan oluşan bir küçük pansiyona kendini atmaktan başka çare bulamamıştı. Pansiyonda benden başka kimse yoktu. Bir odaya yerleştim. Enteresan bir yerdi. Bazen elektrik yanmaz, bazen su kalmazdı. Hatta bir gece vakti su bitince, görevliyle birlikte karanlıkta su getirip, leğende yıkanmak zorunda bile kalmıştım.

Vilanculos, iklimi, son derece sıcak bir kasaba. Gezmek, yürümek, bir yerlerde oturmak bile insan enerjisini tüketiyor. Ara sıra esen tozla karışık rüzgâr da, neredeyse, “ ne işin vardı burada” der gibi oluyordu. Ama sahil kısımlarına varılınca, başka bir yere gelmiş duygusuna kapılıyor insan! Büyük hevesle kalktığım bir sabah, karşıdaki Bazarrut Adaları’na gidecektim. Ama nafile! Sahildeki hiçbir tekne kalkmıyordu. Havanın hafif yağışlı ve biraz da rüzgârlı oluşu, engellemişti her şeyi! Çok dolandım, çok bekledim, ama gene de olmadı. Kendini değil, fakat kara parçasını uzaktan gördüğüm ünlü Bazarrut Adaları’yla ilgili, ertesi günü için de havanın elvermeyebileceği, bu yüzden teknelerin gitme ihtimalinin de zayıf olduğu bilgisini almam üzerine, daha fazla zaman kaybetmemek için vazgeçip, Vilankulos’tan ayrılıp, Beira tarafına geçmeye karar verdim.

Vilankulos’tan Beira yönüne sadece bir araç gidiyormuş. Yolcu talebi de çok olduğundan, mutlaka bir gün önceden yer ayırtmak gerektiğini söylediler. Köy terminaline benzeyen bir yerden kalkıyor araba. Hareket saati de gece 2,5.

Pansiyonda ışıklar yoktu. Su zaten hiç olmadı. Bütün gece uykusuz kalmıştım. Sadece kuş sesleri duyuyordum odadan ayrıldığımda! Pansiyon bekçisi yaşlı adam eşlik etti bana bir kilometre mesafedeki minibüsün kalkacağı yere kadar. Her yer zifiri karanlıktı. Ne caddede, ne minibüs durağında ışık vardı. Gece karanlığında, kimseyi seçebilmek mümkün değildi. Sadece hareketleri izleyebiliyordum. Aracın yanına vardığımda, minibüsün içi neredeyse dolmuş gibiydi. Yolcuların bir kısmı minibüsün içinde uyuyordu. İtiş-kakış ben de aralarına yerleştim.

Sabaha karşı 4 sularında hareket etmiştik. Fakat, yolculuk bu haliyle çekilecek gibi değildi. Yol üzerinde Inchope kavşağında inerek, rotamı değiştirdim ve başka bir dolmuşla Chimoio’ye yöneldim.

Chimoio’ya varışımız öğleyi bulmuştu. Daha önce birkaç defa denememe rağmen formalitelerin uzaması nedeniyle alamadığım Zimbabwe vizesi için, Machipanda sınır kapısına kadar gitmeye karar vermiştim. Chimoio’dan bir köy arabasına binip sınıra vardım. Hem Mozambik Gümrüğü’nde, hem Zimbabwe Gümrüğü’nde çok uğraşmama ve muhtelif yolları zorlamama rağmen, bir türlü Zimbabwe vizesini alamadım ve Chimoio’ya geri dönmek zorunda kaldım. Çok arzu etmeme ve bazı şeyleri göze almama karşın, Zimbabwe’ye girememiş olmak canımı sıkmıştı. Ama yapacak bir şey yoktu ve gece geç saatlere kadar sokaklarda gezinmeme rağmen, kalacak yer bulmam zor oldu Chimoio’da. Gecenin bir yarısı boşalmış sokaklarda karşılaştığım tek tük kişilerin bir miktar para karşılığı birlikte kalma tekliflerini de geri çevirmiştim. Sonuçta zar-zor bulduğum bir yerde iki günümü geçirdim.

Chimoio, Manica Eyaleti’nin başkenti olmasına rağmen geri bir yer. Sadece ana arterler biraz hareketli. Kolonyal döneme ait kütüphane belki de Chimoio’da ziyaret edilebilecek tek yer sayılır. Zimbabwe yolu üzerindeki Manica ile Machipanda sınır kapısı arasındaki Penhalonga Dağlık Bölgesi ve Chimoio civarındaki Vumba Tepeleri ile aralarına serpilmiş Mozambik köylerinin seyri; Mozambik sıcağında, ziyaretçilerini hem dinlendiriyor, hem keyif veriyor. Bu bölge, seramik ve ağaç işlemeleriyle ünlü olup, bunları her yerde görmek mümkün.

Chimoio’dan sonraki rotam Zambiya ve Malavi’ye komşu Tete Eyaleti oldu. Mozambik’te ulaşım zor oluyor. Bir yerden başka bir yere gitmek, insanın tüm zamanını alıyor. Özellikle, bu bölge araba temininin güç olduğu bir bölge.

Chimoio’dan Tete’ye sadece bir araba gidiyormuş. Bu direkt değil, Beira’dan gelen bir araç. Muhtemelen sabah saatlerinde geçebileceği söylenmişti. Bu aracı beklemekten başka yapacağım bir şey yoktu. Arabanın geçeceği caddede çok sayıda insan bu aracı bekliyordu. Aralarına ben de katıldım. Sabah 11 sularında idare eder bir otobüs geldi, ama tamamen doluydu. Ona rağmen, herkes otobüse binmek için çaba sarf ediyordu. İçeri kimseyi almadılar. Fakat ben otobüs görevlisini ikna edince, yere oturmak kaydıyla binmeme razı oldular.

Tete’ye saat 3 sıralarında vardık. Yolun sonuna doğru otobüs büyük ölçüde boşalmıştı. Şehir merkezinde indirdiler beni. Fiyatlar Tete’de daha pahalıydı. Oteli ancak akşam saatlerinde bulabildim.

Tete, Zambezi Nehri’nin iki yakasına kurulmuş, her iki tarafında doğal güzellikleri, baobab ağaçları, yeşil vadileri olan, nispeten yüksekte bir kent. Ancak, merkez kısımları dökülüyor Tete’nin. Kayda değer gezi noktaları olmayan Tete’de nehir kenarı ve 19. Yüzyıl sonunda inşa edilen Boroma Kilisesi görülmeye değer.

Ayrıca, eyaletin Songo bölgesindeki, 1960’da inşa edilen, tamamen insan yapımı devasa Cabora Bassa Barajı da, zaman ayırmayı isteyen bir başka mühendislik şaheseridir. Baraj, Afrika’nın ikinci, dünyanın da beşinci en geniş barajıdır. Barajın su yüzeyinin 2000 km2’lik bir alanı kapsadığı, 270 kilometre uzunluğunda olduğu, en geniş noktasının da 30 kilometreye ulaştığı söyleniyor.

Tete’deki üçüncü günüm, Mozambik’ten ayrılma günümdü. Ya Zambiya tarafına ya da Malavi yönüne gidecektim. Zambiya vizem hala yoktu, ama Malavi vizesini Maputo’daki elçiliklerinden almıştım. Oraya girişim daha kolay olacaktı ve bu yüzden Tete Köprüsü civarındaki dolmuşlardan birine binerek, sabah erkenden Malavi ile Mozambik’i birbirine bağlayan Zobue sınır kapısına vardım.

Mozambik, Afrika’nın güneydoğu sahilinde bulunan, doğusunda Hint Okyanusu, kuzeyinde Tanzanya, kuzeybatısında Zambiya ve Malavi, batısında ve güneyinde Güney Afrika Cumhuriyet ile Swaziland’la çevrili, 799.380 km2’lik bir alanda 21 milyon nüfusa sahip bir ülke. İçinde Avrupalı, Hintli, Arap ve Afrikalı dışında, pek çok etnik grubu barındırır. Etnik gruplar içinde en yaygın olanı Bantu kültürüdür. Nüfusun %30’u Maputo, Beira ve Nampula’da yaşar ve %90’ı tarımla uğraşır. Resmi dili Portekizce, para birimi Medikaş’tır. 25 Haziran tarihi Bağımsızlık günü olarak kutlanır. İklimi tropikal olup, Ekim- Mart arası yağışlı, Nisan-Eylül arası kuraktır. Ekonomi, tarıma dayanır. Büyük çoğunluğu toprak olan yolların sadece %10’luk bir kısmı asfalttır.

Mozambik’te şu an; hem iktidardaki Frelimo’nun, hem devletin başkanı Armando Emilio Guebuza’dır. Önceki başkanı, “ zenginlerin köpeği, zenginliği yaratan işçilerden daha fazla aşı oluyor” diyen, fakir bir aileye mensup Samora Machel, bindiği uçağın 1986’da dağa çarpması sonucu hayatını kaybetti. Frelimo’nun ilk liderliğini de Eduardo Chivambo Mondlane yapmıştı.

Eduardo Chivambo Mondlane, Darüsselam’daki Frelimo merkezine, bir kitap içinde gönderilen bombanın patlaması sonucu, henüz 49 yaşındayken, 3 Şubat 1969’da dünyaya veda etti. Ama bugün onu sevenler, çok sevgili halkı, 1975’te başkent Maputo’da kendi adında kurduğu üniversitede, adını ve onu şu sözleriyle anıyorlar. “ O, güçlü, zeki, etkili konuşan, cesur, ideallerin ve karakterin en yükseği bir adam; o, kendini ülkesi için özgürlüğe adadı, dünyadaki bir yurttaşta var olabilecek bu ruhun her bir şeyine sahipti.”

Bir hüzün hayat hikâyesidir yaşamı Mondlane’nin! İyi başlayan, ama suikasta kurban giden bir yaşam! Kim bilir ne hayaller kurardı rüyasında! Olmadı, olamadı!

Mondlane, rüyasını göremeden gitti. Rüyasına daldım, ama o rüya bende de eksik kaldı.
Halkında mı? …O çok sevdiği halkında mı? …Galiba, o rüya hiç bitmeyecek!


İSMET İNCE

(Bu yazı, Hürriyet Gazetesi Seyahat Eki’nin 5 Eylül 2011 tarihli sayısında yayımlanmıştır.)

                           “YER YÜZÜNÜN EN BÜYÜK SU GÖSTERİSİ”

                                              VİKTORYA ŞELALELERİ 

 

Ernest Hemingway’ın sözü hep heyecan verir bana Afrika denilince… İter beni Afrika yollarına o söz: “Afrika’da uyandığımda mutlu olmadığım hiç bir sabahı bilmiyorum.” 

Bu defa, Afrika’nın güney ve güneydoğu bölgesiydi rotam. Rüyamda hiç görmemiştim, ama bende gerçek bir rüya gibi duran Viktorya Şelaleleri,  beni yerimde durdurmuyor, bir an önce ona ulaşmak için, neredeyse akşamımı sabah ediyordu. İnsanı çağırırsa dürtü, gerisi beyhude!…

Gene sıcak bir Lusaka sabahıydı. Belki de, ilk otobüstü Livingstone’ye giden… Sigara içilmesinin bile yasaklandığı tipik bir Lusaka Terminali’nden kalkan otobüs yolculuğum 5 saat sonra, Livingstone’nin merkezinde son buldu. 

Livingstone, muhtelif ölçekteki pek çok konaklama tesisine ev sahipliği yapıyor. Bunlar arasında, her tür turizm aktivitesinin organizasyonunu da düzenleyen JollyBoys, konaklamak için tercih ettiğim backpackers oldu. 

Livingstone, küçük bir kasaba! Zambiya’nın en çok turist çeken yeri! Adını, İskoçyalı kâşif David Livingstone’den alıyor. 1905’de kurulan kent, 1911–1935 arası Kuzey Rodezya’nın (bugünkü Zambiya) başkentliğini de yapmıştır. Livingstone, küçük bir yer olmasına karşın, turizm sayesinde gelişme göstermiş. Zira burada her şey turizme endekslenmiş durumda. Zambezi Nehri ve Viktorya Şelaleleri’ne yakın olması nedeniyle her tür turistik aktivitenin başlangıç noktası gibidir. Bu yönüyle de Zambiya’nın turistik başkenti sayılabilir. 

Livingstone, genelde tek katlı yapılardan oluşuyor. Binaların bir kısmında kolonyal mimari hakim. Zambiya’nın başka bölgelerinin aksine buradaki cadde ve sokakların çoğu asfaltla kaplı. Ana caddenin her iki yanı, tamamen turistlere yönelik işletmelerle dolu. Bankalar, döviz büroları, turizm acenteleri ve diğerleri hep burada. 

Livingstone’de gezmek kolay. Hatta her yere yürüyerek gitmek mümkün. Yerel halkla turistlerin yaşamı içi içe geçmiş durumda. Dolayısıyla, herkes yabancılara karşı son derece dikkatli ve saygılı davranıyor. Güvenlikle ilgili her hangi bir sorun yok gibi. 


Livingstone, bazı turistik ziyaret noktalarına da ev sahipliği yapıyor. Bunlardan şehir merkezindeki Livingstone Müzesi, Zambiya’daki dört ulusal müzenin en eski ve en büyük olanıdır. Müze beş bölümden oluşuyor. Arkeoloji Galerisi, taş devrinden demir devrine kadar Zambiya’da kültürel ve insani gelişimi anlatıyor. Etnografya Galerisi, müzik enstrümanlarının farklı objelerini sunuyor. Tarih Galerisi, ülkenin bugüne kadarki tarihsel gelişimini, David Livingstone’nin hatıralarından geniş bir koleksiyon sergilerken, Doğal Tarih bölümünde, bölgedeki hayvanların yaşam örnekleri gösteriliyor. Ayrıca müzede, David Livingstone’nin bazı gazete, doğal hayat ve arkeolojiye ait kitaplarından oluşan kütüphanesini görmek mümkün. Müze, her gün saat 9–16.30 arası ziyaret edilebiliyor. 

Müzenin bahçesinde iki kadın heykeliyle, David Livingstone Heykeli ve kullandığı küçük bir uçak yer alıyor.  

Livingstone’nin Viktorya Şelaleleri yolu üzerindeki Tren Müzesi, Zambiya demiryolu tarihinin gelişimini fotoğraflarla anlatan bir müze. 

Livingstone’de gezilebilecek birkaç halk pazarı içinde özellikle Mukuni Park Curio Pazarı, her tür el sanatı ürününün satıldığı, enteresan bir pazardır ki, Zambiya ağaç işleme sanatının görülmesi açısından ilgi çekicidir. 

Bunların dışında; Livingstone’nin başkent olduğu 1907–1935 yılları arası yönetimin merkezi olarak kullanılan eski hükümet binası, birkaç elsanatları pazarı, 1910–1911 yılları arasında Dr. David Livingstone’nin anısına inşa edilen Saint Andrews Kilisesi, Livingstone misafirlerinin şehir merkezinde zaman hasredebilecekleri diğer gezi noktalarıdır.  

Viktorya Şelaleleri, Livingstone’nin11 kilometremesafesinde yer alıyor. Yolu asfalt. Buraya yürüyerek, bisiklet ya da arabayla gidilebiliyor. Fakat tüm konaklama tesisleri, her gün minibüslerle servis yapıyor. Ben de kaldığım pansiyonun servisiyle şelalelere gittim. Yolculuk 10 dakika sürüyor. 

Şelalelerin giriş kısmındaki alanda el sanatları ürünlerinin satıldığı tezgâhlar ve küçük bir müze var. Müzede, şelalenin nasıl oluştuğu açıklanıyor. Ayrıca, salonda oluşturulmuş bir çukurda yüzyıllar önce burada yaşamış insanlara kanıt oluşturması açısından, salonda oluşturulmuş çukura bir insan figürü yerleştirilmiş. Müzedeki kısa bir gözlem sonunda, adımlar şelaleler için atıyor. 

Şelalelere giriş 20 Dolar. Ağaçlık bir alanda bulunuyor şelaleler. Koskoca bir yar ve yüksek bir tepe. Yarın bir tarafı Zambiya, diğer tarafı Zimbabve. Viktorya Şelaleleri, iki ülke arasında sınır oluşturuyor. Şelaleler üzerinde iki ülkeyi birbirine bağlayan198 metreuzunluğunda, yaya, tren ve taşıt trafiğine uygun demir bir köprü yer alıyor. 

Ağaçlık bölgede biraz yürününce tam karşıdan görebilmek mümkün suyun tepeden inişini. Biraz daha ilerleyince, şelalenin fırlattığı sulardan korunmak için yağmurluk kiralayan birkaç görevliyle karşılaştım. Esasında şemsiye ya da yağmurluk getirenler için bir zorunluluk olmamasına karşın, ihtiyacım üzerine 2 Dolar kira karşılığı büyükçe bir yağmurluk alarak, içeri doğru yürüdüm. Şelalelerin farklı bir cepheden görülebilmesi için adım attığım, adı Keskin Bıçak Köprüsü’nde, şelalenin sıçrattığı suların etkisinden kendimi kurtaramadım. Suyun aşağı indiği tepe uzakta olmasına rağmen, yağmur yağarcasına su tepeme iniyordu. Bir an yağmurun başladığını sandım. Ama değildi ve üzerime gelen, şelalenin sıçrattığı sularıydı. Sıçrayan suyun etkisi, köprüde dikkatli adımlar atmama neden olmuştu. Yağmurluk üzerimde olmasına karşın, fırlayan suyun etkisinden kendimi zor koruyordum. Hatta gözümü açmakta bile zorlanıyordum. Bunu bir talih sayarsam, bu talih, fırlayan suyun fotoğrafını çekmeme dahi izin vermemişti. Birkaç dakikalık duraklama ve yürüyüş sonunda bulunduğum bölgenin sonuna vardığımda, şelale suyunun etkisinden kurtulmuştum, fakat bunun bir de dönüşü vardı! Hem heves hem ıslanma ürkekliğini yaşattı bana Viktorya Şelaleleri. Hızlı bir yağmur ya da keskin esen bir rüzgâr etkisi veriyordu yürüyüş boyunca suyun hızı! Korunmak ve hiçbir anını kaçırmamak duygusunun ikisini de yaşattı bana suyun gürlemesi! Ağaçlar altında bulduğum uygun görüş mesafelerinden izledim Viktorya Şelalelerinin farklı görüntülerini! Bu da yetmedi, zor patikalardan geçip aşağı inerek, iki ülkeyi birbirine bağlayan Viktorya Köprüsü’nün en alt kısmından seyreyledim onu! Livingstone’nin yakıcı sıcağı, ben teslim oldum artık der gibiydi burada. Tepeden hızla inen suyun serinliği, ağaçların gölgesine ihtiyaç bırakmıyordu. Yüksekten gürleyerek inen sular, bir başka hızla Zambezi Nehri’yle yoluna devam ediyordu. Bir saatten fazla zamanımı aldı şelalelerin düştüğü aşağı kısmı. Her şey bir rüya gibiydi. Terk etmek istemiyordum bu rüyayı. Ancak, saatler ilerliyor, Livingstone’ye dönme vaktim yaklaşıyordu. Üstelik yukarı çıkmak da zaman alıcı olduğu gibi, yorucu da olacaktı! David Livingstone’nin, “meleklerin uçuşu esnasında bile dikkatlerini çeken, onların bakışını bile etkileyen güzelini” terk etmek kolay olmuyordu. Ancak, mutluydum. Zira   “melekleri kıskandıran bu güzeli” görmek, rüyada değil, dünya gözüyle görmek mümkün olmuştu. Bunun mutluluğuyla tepeye çıktım. Artık gözüm arkada değildi ve aşağıdayken etkisini pek hissetmediğim yağmurdan korunmaya gerek bile duymadan, ağaçlar ve insanlar arasında dolaşan maymunların sesleri ve bakışlarıyla, dışarı çıkıp, bulduğum arabalardan biriyle Livingstone’ye döndüm. 

1800’lü yıllarda bu bölgede yaşayan Kololo Kabilesi’nin yerel diliyle Mosi-Oa-Tunya (gürleyen duman) adını verdiği Viktorya Şelaleleri, Livingstone’nin 11 kilometremesafesinde ve Zambezi Nehri’nin üzerinde yer alıyor. Şelaleleri ilk olarak 16 Ekim 1855’de Dr. David Livingstone buluyor. Misyonerlik faaliyetleri için bölgeye gelen İskoçyalı kâşif Livingstone, şelaleleri gördüğünde, ondan “Afrika’da gördüğüm en mükemmel manzara! Melekleri bile güzelliği ile büyüleyen bir yer…”diye bahseder ve İngiliz Kraliçesi Viktorya’nın adını verir şelalelere! Şelaleler Zambezi Nehri’nin üzerinde çok geniş bir alana yayılmış olup, kapladığı alanın bir kısmı Zambiya’da, bir kısmı Zimbabve’dedir. Ayrıca biri Zambiya’da 66 km2’lik Mosi-Oa-Tunya, diğeri Zimbabve’de 23 km2’lik Viktorya Şelaleleri isimli iki ulusal parkın parçasıdır da. Fil, Zebra, Zürafa, Bufalo ve muhtelif Antilop türleri daha çok Zambiya tarafındaki ulusal parkta bulunmaktadır. Bunun dışında, Beyaz Gergedanlar da sadece bu parkta yaşar ve bu yüzden buraya değişik tarzda günlük turlar düzenlenmektedir.  Şelaleler,1708 metre eninde,108 metre yüksekliğindedir. Bu yükseklikten büyük bir gürültüyle yoğun bir su bulutu oluşturup Zambezi Nehri’ne dökülüyor. Bu yönüyle Viktorya Şelaleleri, Niagara ve Iguazu Şelaleleri’nden daha büyüktür. Yağmurlu mevsimde dökülen suyun dakikadaki hacmi 550 milyon litreyi buluyor ve sıçrattığı su bir sprey gibi etrafa yayılarak, yaklaşık beş yüz metre yükseklikten yağmur gibi yere düşüyor. Güneşli havalarda, şelalelerin üzerinde devamlı asılı gibi duran bir gökkuşağı oluşuyor. Şelalelerin genişliği, taşıdığı suyun hacmi, yükseklere kadar sıçrattığı spreyi ve üzerinde bilezik gibi duran gökkuşağı ile Viktorya Şelaleleri, ziyaretçilerini hayran bıraktırmaktadır. 

Şelalelerin üzerinde, adına Viktorya Şelaleleri Köprüsü denilen, Zambiya ile Zimbabve’yi birbirine bağlayan198 metreuzunluğunda, zeminden128 metreyükseklikte, alt kısmı156,5 metreçapında kemer gibi yapılmış, yaya, tren ve araç trafiğine müsait çelik bir köprü bulunuyor. Köprü 1900 yılında Cecil John Rhodes tarafından tasarlanmış. Aslında Rhodes şelaleleri hiç ziyaret edememiş. Çünkü köprünün inşasına başlanmadan hayatını kaybetmiş. Fakat demiryolunun nehrin karşı tarafına geçmesini de çok istiyormuş. Bunun üzerine, köprünün yapımına 1904’te başlanmış, 14 ayda tamamlanarak,1905’te hizmete açılmış. Bu köprüden jamping yapılabilmektedir. Ayrıca, şelaleler, Cataract ve Livingstone isimli iki adayı da içinde barındırmaktadır ki, bu adalara gezi turları düzenlenmektedir. Viktorya Şelaleleri, UNESCO’nun Dünya Kültür Varlıkları Listesi’nde yer alır. 

Livingstone bölgesinde Kasım-Nisan arası yağışlı, Mayıs-Ekim arası kuru sezondur. Şelalelerde suyun en yoğunluklu olduğu dönem yağışlı sezondur. Nisan ayı, şelale suyunun en yüksek düzeyde olduğu bir aydır. Bu mevsimde 500 metreye kadar çıkan suyun fırlattığı sprey, kilometrelerce uzaktan görülebilmektedir. Yağışın olmadığı kuru sezonda, suyun debisi önemli ölçüde düşmektedir.  Su yoğunluğunun en az olduğu ay ise, kasım ayı olup, bu sürede şelalelerde yürümek bile mümkün olabilmektedir. Yürüyüş dışında; rafting, helikopter turu, micro-light gibi bazı aktiviteler de ziyaretçilerinin tercihe göre yapabilecekleri, Viktorya Şelaleleri’nin hem keyif veren, hem adrenali yükselten aktiviteleridir. Bu arada, şelale yorgunluğunu hafifletmek de Zambezi Nehri’ne düşer burada! Özellikle, güneş batışındaki gemi turları, su ve doğa tutkunları için vazgeçilmezdir. Tur esnasında görme şansı bulunursa,  nehrin doğal sahipleri timsah, suaygırı gibi hayvanların suya dalış ve çıkışlarını izlemek de, ayrı bir zevkidir Zambezi’de!…

Defalarca gidip farklı bölgelerini gezdiğim Afrika’nın keşfedilmemiş cevheri Zambiya’nın turizm başkenti Livingstone’nin yanı başında bir güzel duruyor. Bazen gürleyen bazen sessiz akan bu güzel, ziyaretine gelenleri kendine tutsak ediyor. O kadar ki; “güzelliğiyle meleklerin bile dikkatini çekip,  onları kıskandıracak kadar!”  

Viktorya Şelaleleri’nin güzelliğine tanıklık, yorucu ama heyecan verici olmuştu benim için! Hemingway, “her sabah mutlu uyanmış Afrika’da!” …Mutlu olmak için sabahı beklemem gerekmiyordu. O gece hiç uyumamıştım zaten. Çünkü mutluydum. O bile yetti bana! 

Herkese tavsiye olunur!

 İSMET İNCE

 

 

 

( Bu yazı, BirGün Gazetesi’nin 13 Haziran 2010 tarihli Pazar Eki’nde yayımlanmıştır. )

                       MOSKOVA’NIN HÜZNÜ VE MUTLULUĞU 

“NOVODEVİÇİ MEZARLIĞI’NDAKİ MAVİ GÖZLÜ DEV: NAZIM HİKMET…

                            Yazı ve fotoğraflar: İsmet İNCE


 

Moskova, hüznün ve mutluluğun adıdır bende… Yolu Moskova’ya düşenler bilirler ki; çok şeritli yolları, geniş yürüyüş alanları, parkları, eğlence merkezleri, her biri sanat eserleriyle dolu metro istasyonları, meydanları ve yakın geçmişine damgasını vuran tarihi karşılar ziyaretçilerini Moskova’nın!

Defalarca gittim Moskova’ya. Fakat hepsinde de pek çok duygu karmaşasını yaşadım bir arada. O yüzden, hep hüznün ve burukluğun kenti olmuştur bende Moskova!

Yolum bu defa, bir “Mavi Gözlü Dev” için düştü Moskova’ya! Ankaralı dostum Timur Özkan’ın telefonuyla başladı her şey. İki güne sıkıştırılmış işlemlerimizin tamamlanmasıyla 30 Mayıs gecesi İstanbul’dan bindiğimiz uçağımızın, takvimin ertesi güne attığı mayısın son gününün ilk saatlerinde Domodedova Havaalanı’na inişimizle, Moskova’nın serin iklimine adım atmış olduk.

Timur’un yakın dostu, yıllardır Moskova’da yaşayan Hüseyin karşıladı bizi. Ev sahipliğimizi de hep Hüseyin yaptı.

Yıllar sonra tekrar gelmenin hevesiyle iki gün Moskova’nın bazı yerlerini dolaştık, ama asıl olarak 3 Haziran tarihindeki, büyük şair Nazım Hikmet’in 47. ölüm yıldönümündeydi aklımız.

…Derken 3 Haziran Perşembe sabahı büyük bir heyecanla Novodeviçi Mezarlığı’na koştuk. Nazım Hikmet bu mezarlıkta yatıyordu. Novodeviçi Mezarlığı Moskova’nın merkezi bir bölgesinde bulunuyor ve Sovyetler Birliği ile yeni dönem ünlülerinin mezarlarına ev sahipliği yapıyor. Giriş kapısının biraz ilerisinden sola dönülüp 50 metre kadar yürününce Nazım Hikmet’in mezarıyla karşılaşılıyor. İnsan boyundan daha yüksek granitten yapılmış bir anıt mezar Nazım’ınki. Mezarın önü karanfillerle donatılmıştı. Hemen ön kısmında Vera’nın, birkaç metre ileride de Rusya Federasyonu eski başkanlarından Boris Yeltsin’in Mezarı yer alıyor. Tören burada yapılacaktı, ama henüz başlamamıştı. Çoğunluğunu Rusya’da yaşayan Türklerin oluşturduğu takriben 200–250 kişilik bir topluluk mezarın etrafında toplanmıştı. Herkeste bir heyecan gözleniyordu. Moskova Türk Büyükelçiliği görevlileri de hazırdı. Hatta, Büyükelçi Halil Akıncı ve Türkiye’den gelen ses sanatçısı Edip Akbayram da oradaydı. Bu yıl Nazım’ı anma törenleri ilk defa Moskova Türk Elçiliği gözetiminde Rus Türk İşadamları Birliği tarafından yapılıyordu. Bu yüzden Türk Elçiliği’nin katkısı da törenleri daha anlamlı kılmaktaydı.


Tören, Moskova saatiyle 10.30 sularında Kutlama Komitesi Başkanı Ali Galip Savaşır’ın açış konuşmasıyla başladı. Savaşır, kısa ve özlü konuşmasını“ Nazım’ı özlediklerini, bu anlamlı günde mezarı başında bulunmanın onurunu taşıdıkları” sözleriyle sonlayıp, Büyükelçi Halil Akıncı’yı konuşma yapmak üzere kürsüye davet etti.

Büyükelçi Halil Akıncı’nın konuşması duygu yüklüydü. Konuşmasında Nazım’ın hayatından muhtelif kesitler sunan Akıncı, özellikle konuşmasının son bölümünde “Nazım’ın ülkesini ve insanlarını çok seven bir şair olmasının yanında, onun her zaman halkların vicdanı olduğunu, bu yüzden yüreğinin kulaklarının hiçbir zaman sağır olmadığını” söylemesi törene katılanların beğeni ve saygısını kazanmıştı. Büyükelçinin sandıklardaki güvercinleri uçurtması da, törendekilere ayrı bir keyif vermişti.


Diğer konuşmacılar, RTİB Başkanı Ali Tunç Can ve Gazeteci Hakan Aksay’ın Nazım’la ilgili övgü dolu sözleri arasında, Ali Tunç Can’ın “ Nazım’ın Türk ve Rus halkı arasında bir kültür köprüsü oluşturduğunu, gelecek yıllardaki törenlerin daha da geliştirileceğini” ifade etmesi, Hakan Aksay’ın da “ uzun yıllardır devam eden Moskova’da bir kültür merkezi açılması çalışmasının sona geldiğini, açılacak merkezin adının da Nazım Hikmet Kültür Merkezi olması” şeklindeki talebi, konuşmaları arasında ilgi çeken noktalardı.

Mezarlıktaki törene anlam kazandıran ve izleyenlerce de çok beğenilen bir diğer etkinlik de, Uluslararası Nazım Hikmet Vakfı adına sinema ve tiyatro sanatçıları Tilbe Sayan ile Cüneyt Türel’in birbirinden güzel Nazım şiirlerinden oluşan sunumlarıydı.

Mezarlıktaki tören, birkaç TV kanalından naklen yayınlanmaktaydı. Nazım’ın mezarı başında çekilen fotoğraflar, yapılan röportajlar ve kırmızı karanfillerle donatılmış Anıt önündeki hüzünlü bakışlarla mezarlıktaki program sona erdi.  Ancak tören, bununla kalmıyordu ve akşam 19.30’da Arbatskaya Metro İstasyonu’na yakın Malıy Rjevskıy Pereulok’daki Gnesin Konser Salonu’nda, Türkiye ve Fransa’da yaşayan Sumru Ağıryürek ve arkadaşlarının anma programı için özel olarak oluşturdukları “Nazım’a Doğru…” sanat gecesiyle devam etti. Yine Cüneyt Türel ve Tilbe Sayan’ın birlikte sundukları şiir dinletileri, mezarlıktaki programın benzeri olmasına karşın, gene tadına doyulamayan türdendi.

O günkü program tamamlanmış, sıra 4 Haziran akşamı Tsvetnoy Bulvarı Metro İstasyonu civarındaki Tsvetnoy Boulevard’da bulunan MIR Konser Salonu’ndaki Edip Akbayram konserine gelmişti.

19.30’da Nazım şiirleri ve Can Dündar’ın hazırladığı Nazım Hikmet Belgeseli’nin kısa gösterimi ile başlayan konser, sanatçı Edip Akbayram’ın, salonu dolduran Türk ve Rus tüm izleyicilere büyük bir coşku ve heyecan veren repertuvarı ile iki saat kadar sürdü. Konser sonundaki kapanış konuşmasıyla Nazım Hikmet’in 47. Ölüm Yıldönümü Anma Programı tamamlanmış oldu.

Moskova Türk Büyükelçiliği himayesinde RTİB tarafından gerçekleştirilen bu yılki anma programı herkesin beğeni ve takdirini kazanırken, salondan ayrılanlar arasında, anma törenlerinin gelecek yıllarda da böyle coşkulu ve geniş çaplı olması talebi hemen orada, salon çıkışında dile getirilmeye başlanmıştı bile.

Bu yılki törenlerin coşkusu yanında üzüntü veren şey ise, Nazım’ın hala memleketten uzakta yatıyor olmasıydı. Ve hala herkes mezarın Türkiye’ye

taşınmasının beklentisi içindeydi.

Törenlerin sonunda katılımcılar kendi dünyalarına dönerken, geriye Novodeviçi’de Nazım yeni ziyaretçilerini beklemeye bırakılmıştı. Ertesi günü, biz de ülkemize dönmek üzere Moskova’dan ayrılırken, gözümüz hala arkadaydı.

15 Ocak 1902’de doğan, hayatının 12 yılını Ankara, İstanbul, Çankırı ve Bursa Cezaevleri’nde geçiren, 25 Temmuz 1951’de vatan haini ilan edilerek vatandaşlıktan çıkarılan, 9 Eylül 1950’de Dünya Barış Konseyi’nce “Uluslararası Barış Ödülü” verilen, Şilili ünlü şair Pablo Neruda’nın “bu adamın kıymetini bilin. Biz onun yanında şair bile sayılmayız” dediği, 3 Haziran 1963’de hayata gözlerini yuman, 5 Ocak 2009’da Bakanlar Kurulu Kararı’yla tekrar vatandaşlık hakkını alan, ülkesinin sevdalısı, yüreği insan sevgisiyle dolu, Kurtuluş Savaşı Destanı’nı şiiriyle anlatan Mavi Gözlü Dev, büyük şair Nazım Hikmet gene Moskova’daki Novodeviçi Mezarlığı’nda, çok sevdiği ülkesine getirilip, bir köy mezarlığında çınar ağacının altında yatacağı günü beklemekteydi.

Ve hala, ne yazık ki Mavi Gözlü Dev, hala memleketinden uzakta ve Moskova’da!

Moskova’nın her mevsimini gördüm: Kışında üşüdüm, yağmurunda ıslandım, sıcağında terledim. Ne zaman Moskova’ya ayak bassam, karmaşık duygularla dolar içim. Yüreğim burkulur, gönlümde bir burukluk yaşarım.

Moskova’nın hüzünlü tarafı bu belki de!

Ya mutluluğu? O da başka bir yanı!..

11 Eylül 2009’da, ölümünün 36. yılında Şili’nin başkenti Santiago’da Dr. Salvador Allende’nin Mezarı’nda ve Moneda Sarayı’nın önündeki heykelinin yanı başında bulundum. Şimdi de, kendi toprağımdan bir gönül insanının, bir Mavi Gözlü Dev’in, büyük şair Nazım Hikmet’in ölümünün 47. yılında, 3 Haziran 2010’da, ağaçlar arasında üzerinde “Nazım” yazılı büyük bir granit kaidenin önünde, “yani anlayacağınız dostlar” Nazım’ın önünde saygı ile eğildim ya; işte Moskova’nın mutluluk veren tarafı da bu olsa gerek!

Sana ülkenden bir şey getiremedim, ama senden de bir şey götüremedim ey Mavi Gözlü Dev!

Ama yukarıda anlattım ya; geriye hüznü ve mutluluğu kaldı bende Moskova’nın!

Şimdi söyle bana;

Hani, denir ya; “ölsem de gam yemem” artık diyebilir miyim? Ya da “mutluluğun resmini yapabilir miyim” artık? … Hadi diyelim, onlar da olmadı:

“Yaşamak bir ağaç gibi, tek ve hür

      Ve bir orman gibi kardeşçesine

                      Bu hasret bizim”  dizesini haykırmak istersem; o zaman ne dersin be usta?

Evet, ne dersin? Sen ne dersin ey Mavi Gözlü Dev? Onu da sen söyle!

Yani demek istiyorum ki; “hüznü ve mutluluğuna Moskova’nın!”

Ne dersin? Ne?

İSMET İNCE

 

 


Yakında hazırlanacak

Yakında hazırlanacak

( Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi Turizm Eki’nin 28 Ekim 2009 tarih, 13 nolu sayısında yayımlanmıştır. )

 

EYLÜL AYINDA SENDE OLMAK VAR, SANTIAGO !

İyi hatırlarım! Üniversiteye kayıt günlerimdi. Gazetelerde okumuş,  radyoda dinlemiştim, 11 Eylül sabahını Şili’nin. O günü hiç unutmam!

Gene, otobüs terminaline ayak bastığımda da Eylül 11’i sabahının erken saatleriydi. Zamanla yarışıyor gibiydim. Çok geçmeden, kendimi o ünlü Moneda Sarayı’nın önünde buldum. Belleğimde tarihin sayfaları bir bir çevriliyor, beni kendine hapseden oradaki bir sayfa, şimdi sarayın önünde ve karşımda duruyordu. Kırmızı çiçek ve çelenklerle donatılmış o mütevazı heykele bir kırmızı karanfil sunmak da bana düşmüştü. Orada, bir yazı ilişti gözüme; “…hayatta, bir insan olmak var ya, sen gibi!…”

Kim mi o? Hıh!…Kim olacak; Allende! Mezarlıktaki yaşlı görevlinin mağrur ifadesiyle; “…Doktor Salvador Allende!…”                                          …

Santiago, Şili’nin başkenti ve altı milyon nüfusa sahip modern bir kent. Hatta, Güney Amerika ülkelerinin büyük çoğunluğunu gezmiş biri olarak, diyebilirim ki; o kıtanın en güzel ve çekici kenti. Sokaklar, caddeler pırıl pırıl. Binaların albenisi oldukça fazla. Özellikle, kentin merkezi sayılan Armas Meydanı ve civarı, kolonyal yapılarla dolu. Binaların her biri birer sanat eseri durumunda. Mimari tarz ve taş işçiliği insanı büyülüyor. Armas Meydanı, günün her saatinde bir insan mozaiği… Hele akşama doğru başlayan müzik ve eğlenceli gösteriler, insanı kendine tutsak ediyor.

Sırtını karlı And Dağları’na dayamış kent, muhtelif tepeleriyle, ziyaretçilerine, seyrine doyulmaz manzaralar sunar. Mükemmel işleyen bir metro sistemiyle, trafik karmaşasından arındırdığı cadde ve sokaklarını, müzik ve aşk yapan gençlerle doldurmuş. Geniş ve uzun bulvarlarla dolu Santiago’nun en ünlü caddesi Alameda’nın devamında bulunan Apoguindo Caddesi üzerindeki Navidad Parkı’nın bulvara bakan kısmına bir Atatürk Heykeli yerleştirilmiş.

Ülkenin Nobel ödüllü şair-yazarı Pablo Neruda’nın, Şili’deki evlerinden birisine de ev sahipliği yapıyor Santiago. San Cristobal  tepesinde bir madalya gibi duran bu ev, şimdilerde müze olarak kullanılıyor.

Santiago, gezmeye doyulmaz bir kent. Anlatmak bile kolay olmuyor. Galiba, onu yaşamak en iyisi!

Eylül ayı yoğun Santiago’nun. 18 Eylül Ulusal günü Şili’nin. Hazırlıkları birkaç gün önceden başlamıştı. Tam bir fiesta olduğu söylenen o günün hazırlıklarını izlemek bile keyif verdi bana!…

Eylül ayında Santiago’da olmak var. Hüznü de eğlenceyi de tatmak…Onda hepsi var!   …

Eylül ayı bana da bir sürpriz yaptı. Ekvador, Peru ve Şili’ye ait bir aylık gezimin, 1400 civarındaki fotoğrafını, fotoğraf makinelerimle birlikte aldı götürdü. Şimdi onlar yok artık. Santiago’da kaybettim onları. Santiago’nun Eylül’ünde bunu da gördüm.

Ama, her şeyin ötesinde bir Eylül ayında olmak var ya Santiago’da…Var ya, 36 yıl sonra biriyle buluşmak…

Koca bir mezarlıktı. İçinde insan kaybolur. Aradığını ara ki bulasın! Mezarlar arasında yaşlı birisine rastladım. Mezarlık görevlisi olduğunu söyledi. Allende’nin mezarını sordum ona. Heyecanlandı: “ Doktor Salvador Allende…Öyle mi? Hımmm! “ Cebinden bir resim çıkarttı ve mezarı tarif etti. “ Yürü ileri görürsün onu!” “ Böyle zor bulurum!” dedim. Bunun üzerine, yan gözü ve zorlayıcı bakışlarıyla “ Senyor! Yürü ileri dedim sana. Yürü!…Sen onu bulamazsan, o seni bulur, karşılar seni!” Her şey yaşlı görevlinin dediği gibi oldu. O, karşımda duruyordu. Hayatı gibi, mezarı da sadeydi.

36 yıl sonra, seni karşılayana bir  karanfil vermek var ya; işte hepsine değdi.

Yoksa, hala tarif edemedim mi? “ Doktor Salvador Allende’ye!…Doktor Salvador Allende…”

Ahh! Eylül’de Santiago’da olmak var ya! Var ya, 36 yıl sonra buluşmak! Hüznü ve mutluluğu bir arada yaşamak!

Bir Eylül ayında  hepsini görmek de varmış. Hem de Santiago’da!

Yazı : İsmet İNCE                                                               inceismet@yahoo.com

Dünya kamuoyuna, özellikle son yıllarda sel baskınları ve iç kargaşalarla adını duyuran Myanmar; Çin, Bangladeş, Tayland ve Laos’a komşu olan, yüzünü Hint Okyanusu’na  çevirmiş bir Uzakdoğu ülkesi…

55 milyon nüfusa, 676.577 km2 yüzölçüme sahip, Myanmarca’nın ana dil olarak konuşulduğu ülke,   %70′i Budist, %20′si Müslüman, %10′u  Hıristiyan olan 8 ana grupla beraber 100′den fazla ayrı gruptan oluşuyor.


Myanmar, Türklere vize uygulamaktadır. Türkiye’de her hangi bir diplomatik temsilcisi bulunmadığından, Myanmar vizesi, Uzakdoğu’da en uygun ülke olarak Tayland’ın başkenti Bangkok’daki Myanmar Elçiliği’nden alınabilmektedir. Vize için birkaç fotoğraf, form ve pasaport gerekiyor. Vize ücretleri, aynı gün ya da üç günde alınabilmekte ve ücreti de buna göre değişmektedir. Günlük vize ücreti 25 Dolar, üç günlük olanı da 40 dolar civarındadır.

Myanmar’a Türkiye’den direkt uçak olmadığı için, aktarmalı gidilmesi gerekmektedir. Pek çok havayolu şirketine karşın, Birleşik Arap Emirlikleri Havayolları ile en uygun fiyata uçulabilmektedir. Myanmar’a gitmek için Bangkok ilk tercihtir. Hem vize için, hem de ucuz fiyata Myanmar’a ( Yangon ) uçmak için burası kullanılmaktadır. Uzakdoğu’daki pek çok noktaya Asya Air’le  çok ekonomik fiyatlarla uçulabilir.

Ben de Katar Havayolları ile Bangkok’a, oradan da Asya Air ile Yangon’a uçtum. Yangon Myanmar’ın başkenti olup, ülkeye giriş için kullanılması zorunlu bir hattır. Ayrıca, ülkeden çıkış için de gene Yangon kullanılacaktır.

Myanmar, çok geri bir ülke. Ülkede, bizdeki gibi işleyen bir banka sistemi olmadığından, döviz bozdurmak yabancılar için ciddi bir problemdir. Döviz bürosu da yoktur. Ülkeye giriş yapanlar, sadece Yangon Havaalanı’nın çıkış kısmındaki küçük bir masada döviz bozdurabilirler ve o belgeyi de her zaman yanlarında muhafaza etmek zorundadırlar. Zira, ülkedeki tüm harcama belgeleri, istenildiği her an görevlilerce kontrol edilebilmektedir. Birkaç yıl öncesine kadar, ülkeye giriş yapan her yabancının en az 200 Dolar bozdurması ve karşılığında alınan FEC isimli bir para ile harcama yapması gerekmekte iken, şimdilerde bu zorunluluk kaldırılmış, yerine sadece havaalanında elde edilebilen Myanmar parası olan Kyat’la ( Çet okunuyor ) döviz değiştirebilme imkanı getirilmiştir. Havaalanında döviz bozdurmak önemli bir konudur. Eğer havalanında döviz bozdurulmaz ise, geriye sadece karaborsadan bozdurmak gerekecektir ki, bu imkan sadece belli merkezlerde olmakta, bu da ciddi bir sıkıntı yaratmaktadır. Yabancıların günlük yaşamda Kyat, otel ve belirli bazı noktalarda döviz kullanmak zorundadırlar.

Myanmar’ın %60′lık bir kısmı ağaçlarla kaplıdır. Geri kalan kısımlarında ekili alan da fazla değildir. Pirinç üretiminin çoğunluğunu  oluşturduğu tarım ekonomisi yanında, balıkçılık önemli bir ekonomik aktiviyeti durumundadır.

Ülkede ulaşım zor yürümektedir. Şehirler arası yollar bakımsız ve kötüdür. Araçlar eski olduğundan, mesela 100 km.lik bir yol, birkaç saatte ancak alınabilmektedir. Gece yolculuğu pek fazla yapılmamakta, kısa mesafeler için bile nerdeyse bir gün harcanabilmektedir. Şehir içi  ulaşımda arkası açık pikaplar, hurda otobüsler çoğunluktadır.

Myanmar, sıcak bir ülke olup, her gün sabah yağmur yağarken, öğleden sonra güneş açmakta, bu da ciddi bir neme neden olmaktadır.

Yiyecek ve içecek faaliyetleri genelde, kaldırım üzerinde kurulan günlük tezgahlarda yürüyor. Pek çok yerel yiyecekler içinde, pilav, şehriye ve balık karışımıyla yapılan Mohinga özellikle en çok tercih edilen yemek türüdür. Kaldırım tezgahlarında ve restoranlardaki masalarda demlik içinde hazır olarak konulmuş Çin çayı, bizdeki kahve fincanı benzeri küçük bardaklarda ücretsiz içilebilmektedir.

Konaklama, küçük ve orta ölçekli, ucuz, fakat konfordan uzak otel ve guest house’lerde yapılmaktadır. Fiyatlar, birkaç dolar arasında değişiyor.

Myanmar’da her tarafın gezilmesine müsaade edilmemektedir. Sadece belirlenmiş bazı hatların kullanılması zorunlu olan ülkenin, sınır kısımları yabancıların ziyaretine kapalıdır. Askeri yönetimin egemen olduğu ülkede, sık sık elektrik kısıntısı yapılmakta, akşamları bir saatten sonra, her yer karanlığa bürünmektedir. Gezi için belli noktalar ziyarete açık olup, ciddi bir güvenlik sorunu yaşanmamaktadır.

Ülkeda yaşam standardı çok düşük olup, yabancılar için ucuz bir gezi ülkesidir. Budizm, ülkenin ana inanışıdır. Her taraf çok sayıda Budist tapınaklarıyla doludur. Myanmar insanının günlük yaşamının önemli bir kısmını verdiği tapınaklar, halkın yoksulluğuna karşın, özellikle kuleleri altınla kaplıdır.

Myanmar, çok eski bir tarihe sahiptir. Ziyarete açık bölgelerde, ülke tarihinin pek çok kalıntısını görmek mümkündür. Sanki, bir ring yapılarak gezilebilen ülkenin  önemli ziyaret yerleri arasında şu bölgeler bulunmaktadır.

Yangon

6 milyon nüfusuyla ülkenin başkentidir. İdari merkez olmanın yanında, Myanmar Budizmi’nin de merkezi sayılır. İki ünlü Budist tapınağı olan, Sule Paya ve Svedagon’a ev sahipliği yapar. İkisinin de kuleleri altınla kaplıdır. Her üç yılda yenilenen altınlar atılmamkata, yenileri eskilerin üzerine yerleştirilmektedir. Yenileme esnasında tonlarca altının harcandığı kuleler, gündüzkü görkemi yanında, geceleri ışıklandırma sayesinde, tam bir altın renginde uzaklardan bile fark edilebilmektedir. Sule Paya Tapınağı 46 metre,  Svadagon Tapınağı ise 100 m. yüksekliğindedir.

Karaveik, Kandavgyi Gölü’nün içinde klasik bir saray restorandır. İlginç görüntülü bu yapıda, akşamları geleneksel dans ve kukla gösterisi yapılmaktadır. Bitişiğinde, Kandavgyi Doğal Parkı bulunur.

Bagyoke Auna San Market, Yangon’un merkezinde kolonyal bir yapıdan oluşuyor. İçinde her tür hediyelik eşyanın satıldığı 1600′den fazla işyeri barındırır.

Aun Lang

Yangon’a otobüsle 7-8 saat mesafede küçük bir kent. Kentin önemli bir gezi noktası olmamakla beraber, 1. Dünya Savaşı yıllarında İngilizlerce Yemen taraflarında esir alınarak bu bölgelere getirilen Türk askerlerine ait mezarlığa ev sahipliği yapan yakınındaki bir köye ulaşmak için kullanılması gerekli nehre komşuluk eden bir yer. Gezmek, para bozdurmak ve mezarlığa gitmek için ciddi sıkıntılar çekip, sık sık yabancılar polisine götürüldüğüm, topraklarına ayak bastığım andan itibaren, yakın mesafeden  takip edilip, sonunda; ” burada kaldığın yeter, hadi git artık buradan ” denilerek, otobüse bindirilip gönderildiğim, benden başka bir turistin galiba pek uğramak istemediği, adrenal yükselten anılarla dolu olduğum bir macera kenti. Ne yazık ki, Aun Lang’dan  istediğim pek çok şeyi bu yüzden yapamadan ayrıldım.

Magavi

Benim için çok yönüyle Aun Lang’dan farkı olmayan ve belki de, ani gel – gitlerle dolu, olmak ya da olmamak  anlarımı en üst düzeyde yaşadığım, fakat her şeyin ötesinde, iyi dostluklar kurduğum bir yerleşim yeri.

Bagan

Eski Myanmar Krallığı’nın ilk başkentidir. Bagan, Myanmar’ın en ünlü turistik bölgesi olup, 42 km2′lik bir alanda, krallık dönemine ait binlerce tapınak ve tarihi kalıntı taşır. Bölgede çok sayıda otel olmakla beraber, ziyaretçiler için konaklama açısından en uygun yer, kentin yakınındaki Nyaung U köyüdür. Bagan küçük bir yerleşim yeri olduğundan, tapınakları ziyaret için at arabaları ve bisiklet kullanılmaktadır.

Mandalay

Myanmar’ın 2. büyük kentidir. Eski krallığın bir dönem başkentliğini yapmıştır. Gezginlerin birkaç gün zamanını hasredebileceği bu kent, pek çok ziyaret noktasına sahiptir.

Bunlardan Mandalay Sarayı, şehrin merkezinde, etrafı su ve yüksek duvarlarla çevrili, geniş bir alanda kurulu, son kralın ihtişamlı bir sarayıdır.

Mandalay Tepesi, yerden 230 metre yüksekliktedir. Kenti tepeden izlemek için uygun bir yerdir.

Maha Myat Muni Buda, Myanmar Budizmi’nin Mandalay’daki en eünlü tapınağıdır. İçinde, 4 metre yüksekliğinde, 65 ton ağırlığında Buda Heykeli bulunmaktadır. Heykel, kıymetli elmas ve taşlarla dekore edilmiş olup, altınla kaplıdır.

U Bein Köprüsü, Mandalay’a birkaç kilometre mesafede bulunan  Amarapura’daki  Taung-thaman Gölü üzerine yapılmıştır. Yapımında tamamen ahşap malzeme kullanılmış olup, 1502 metre uzunluğuyla, dünyanın en uzun tahta köprüsü ünvanına sahiptir.

Mingun, Mandalay’ın bitişinden geçen Ayeyarvadi Irmağı’nın karşı tarafındadır. Tekneyle ulaşılan Mingun’da, büyük bir Tapınak mevcuttur. Fakat, tamamlanamamış bir tapınaktır. 1800 yılında yapımına başlanmış, fakat 1819 yılında Kral Badavpaya’nın ölümü üzerine yarım kalmış. Tapınağın yapımı için, 20 yılda 20 bin insan çalışmış. Malzeme olarak tuğlanın kullanıldığı tapınak, 1838′deki depremde ciddi zararlar görmüş. Tamamlanmış olsaydı, dünyanın en büyük Budist Tapınağı olacağı söylenmekte.

Mingun’daki bir diğer önemli görülecek nokta da, Mingun Çanı’dır. Dünyanın en geniş ikinci, en büyükte çalar çanıdır. Bronzdan yapılmış olup, 100 ton ağırlığındadır.

Zegyo Market, Mandalay merkezinde kurulu bu çok katlı ve geniş bina, içinde çok sayıda işyerinin bulunduğu ünlü bir alış veriş merkezidir.

Ayrıca, Mandalay, ülkedeki tapınaklarda kullanılmak üzere imal edilen altınların yapıldığı birkaç altın yapım atölyesine de sahiptir. Tokmakla saatlerce süren el işçiliği ile hazırlanan altınların kullanıma hazır hale getirilişi ilginç bir seyir izlemektedir.

İnle Gölü

Myanmar’ın en ünlü yerlerinden birisidir. Ülkenin orta kısımlarında yer alır ve en çok ziyaret edilen yerlerdendir. Göl, denizden 900 metre yükseklikte ve 22 kilometre uzunluğundadır. İçinde, onlarca ada ve bu adalarda yaşayan 150 bine yakın insan vardır. Çok sayıda köy barındıran göldeki, ahşap evler, domates bahçeleri, balık avcıları, pazaryerleri ve sandal panayırları,  gelen ziyaretçilerin ilgi odağı durumundadır.

İsmet İNCE

Sonraki Sayfa »