Gezilerim


 ( Bu yazı, BirGün Gazetesi’nin 13 Haziran 2010 tarihli Pazar Eki’nde yayımlanmıştır. )

                       MOSKOVA’NIN HÜZNÜ VE MUTLULUĞU 

“NOVODEVİÇİ MEZARLIĞI’NDAKİ MAVİ GÖZLÜ DEV: NAZIM HİKMET…

                                        Yazı ve fotoğraflar: İsmet İNCE

 

Moskova, hüznün ve mutluluğun adıdır bende… Yolu Moskova’ya düşenler bilirler ki; çok şeritli yolları, geniş yürüyüş alanları, parkları, eğlence merkezleri, her biri sanat eserleriyle dolu metro istasyonları, meydanları ve yakın geçmişine damgasını vuran tarihi karşılar ziyaretçilerini Moskova’nın!

Defalarca gittim Moskova’ya. Fakat hepsinde de pek çok duygu karmaşasını yaşadım bir arada. O yüzden, hep hüznün ve burukluğun kenti olmuştur bende Moskova!

Yolum bu defa, bir “Mavi Gözlü Dev” için düştü Moskova’ya! Ankaralı dostum Timur Özkan’ın telefonuyla başladı her şey. İki güne sıkıştırılmış işlemlerimizin tamamlanmasıyla 30 Mayıs gecesi İstanbul’dan bindiğimiz uçağımızın, takvimin ertesi güne attığı mayısın son gününün ilk saatlerinde Domodedova Havaalanı’na inişimizle, Moskova’nın serin iklimine adım atmış olduk.

Timur’un yakın dostu, yıllardır Moskova’da yaşayan Hüseyin karşıladı bizi. Ev sahipliğimizi de hep Hüseyin yaptı.

Yıllar sonra tekrar gelmenin hevesiyle iki gün Moskova’nın bazı yerlerini dolaştık, ama asıl olarak 3 Haziran tarihindeki, büyük şair Nazım Hikmet’in 47. ölüm yıldönümündeydi aklımız.

…Derken 3 Haziran Perşembe sabahı büyük bir heyecanla Novodeviçi Mezarlığı’na koştuk. Nazım Hikmet bu mezarlıkta yatıyordu. Novodeviçi Mezarlığı Moskova’nın merkezi bir bölgesinde bulunuyor ve Sovyetler Birliği ile yeni dönem ünlülerinin mezarlarına ev sahipliği yapıyor. Giriş kapısının biraz ilerisinden sola dönülüp 50 metre kadar yürününce Nazım Hikmet’in mezarıyla karşılaşılıyor. İnsan boyundan daha yüksek granitten yapılmış bir anıt mezar Nazım’ınki. Mezarın önü karanfillerle donatılmıştı. Hemen ön kısmında Vera’nın, birkaç metre ileride de Rusya Federasyonu eski başkanlarından Boris Yeltsin’in Mezarı yer alıyor. Tören burada yapılacaktı, ama henüz başlamamıştı. Çoğunluğunu Rusya’da yaşayan Türklerin oluşturduğu takriben 200–250 kişilik bir topluluk mezarın etrafında toplanmıştı. Herkeste bir heyecan gözleniyordu. Moskova Türk Büyükelçiliği görevlileri de hazırdı. Hatta, Büyükelçi Halil Akıncı ve Türkiye’den gelen ses sanatçısı Edip Akbayram da oradaydı. Bu yıl Nazım’ı anma törenleri ilk defa Moskova Türk Elçiliği gözetiminde Rus Türk İşadamları Birliği tarafından yapılıyordu. Bu yüzden Türk Elçiliği’nin katkısı da törenleri daha anlamlı kılmaktaydı.

Tören, Moskova saatiyle 10.30 sularında Kutlama Komitesi Başkanı Ali Galip Savaşır’ın açış konuşmasıyla başladı. Savaşır, kısa ve özlü konuşmasını“ Nazım’ı özlediklerini, bu anlamlı günde mezarı başında bulunmanın onurunu taşıdıkları” sözleriyle sonlayıp, Büyükelçi Halil Akıncı’yı konuşma yapmak üzere kürsüye davet etti.

Büyükelçi Halil Akıncı’nın konuşması duygu yüklüydü. Konuşmasında Nazım’ın hayatından muhtelif kesitler sunan Akıncı, özellikle konuşmasının son bölümünde “Nazım’ın ülkesini ve insanlarını çok seven bir şair olmasının yanında, onun her zaman halkların vicdanı olduğunu, bu yüzden yüreğinin kulaklarının hiçbir zaman sağır olmadığını” söylemesi törene katılanların beğeni ve saygısını kazanmıştı. Büyükelçinin sandıklardaki güvercinleri uçurtması da, törendekilere ayrı bir keyif vermişti.

Diğer konuşmacılar, RTİB Başkanı Ali Tunç Can ve Gazeteci Hakan Aksay’ın Nazım’la ilgili övgü dolu sözleri arasında, Ali Tunç Can’ın “ Nazım’ın Türk ve Rus halkı arasında bir kültür köprüsü oluşturduğunu, gelecek yıllardaki törenlerin daha da geliştirileceğini” ifade etmesi, Hakan Aksay’ın da “ uzun yıllardır devam eden Moskova’da bir kültür merkezi açılması çalışmasının sona geldiğini, açılacak merkezin adının da Nazım Hikmet Kültür Merkezi olması” şeklindeki talebi, konuşmaları arasında ilgi çeken noktalardı.

Mezarlıktaki törene anlam kazandıran ve izleyenlerce de çok beğenilen bir diğer etkinlik de, Uluslararası Nazım Hikmet Vakfı adına sinema ve tiyatro sanatçıları Tilbe Sayan ile Cüneyt Türel’in birbirinden güzel Nazım şiirlerinden oluşan sunumlarıydı.

Mezarlıktaki tören, birkaç TV kanalından naklen yayınlanmaktaydı. Nazım’ın mezarı başında çekilen fotoğraflar, yapılan röportajlar ve kırmızı karanfillerle donatılmış Anıt önündeki hüzünlü bakışlarla mezarlıktaki program sona erdi.  Ancak tören, bununla kalmıyordu ve akşam 19.30’da Arbatskaya Metro İstasyonu’na yakın Malıy Rjevskıy Pereulok’daki Gnesin Konser Salonu’nda, Türkiye ve Fransa’da yaşayan Sumru Ağıryürek ve arkadaşlarının anma programı için özel olarak oluşturdukları “Nazım’a Doğru…” sanat gecesiyle devam etti. Yine Cüneyt Türel ve Tilbe Sayan’ın birlikte sundukları şiir dinletileri, mezarlıktaki programın benzeri olmasına karşın, gene tadına doyulamayan türdendi.

O günkü program tamamlanmış, sıra 4 Haziran akşamı Tsvetnoy Bulvarı Metro İstasyonu civarındaki Tsvetnoy Boulevard’da bulunan MIR Konser Salonu’ndaki Edip Akbayram konserine gelmişti.

19.30’da Nazım şiirleri ve Can Dündar’ın hazırladığı Nazım Hikmet Belgeseli’nin kısa gösterimi ile başlayan konser, sanatçı Edip Akbayram’ın, salonu dolduran Türk ve Rus tüm izleyicilere büyük bir coşku ve heyecan veren repertuvarı ile iki saat kadar sürdü. Konser sonundaki kapanış konuşmasıyla Nazım Hikmet’in 47. Ölüm Yıldönümü Anma Programı tamamlanmış oldu.

Moskova Türk Büyükelçiliği himayesinde RTİB tarafından gerçekleştirilen bu yılki anma programı herkesin beğeni ve takdirini kazanırken, salondan ayrılanlar arasında, anma törenlerinin gelecek yıllarda da böyle coşkulu ve geniş çaplı olması talebi hemen orada, salon çıkışında dile getirilmeye başlanmıştı bile.

Bu yılki törenlerin coşkusu yanında üzüntü veren şey ise, Nazım’ın hala memleketten uzakta yatıyor olmasıydı. Ve hala herkes mezarın Türkiye’ye

taşınmasının beklentisi içindeydi.

Törenlerin sonunda katılımcılar kendi dünyalarına dönerken, geriye Novodeviçi’de Nazım yeni ziyaretçilerini beklemeye bırakılmıştı. Ertesi günü, biz de ülkemize dönmek üzere Moskova’dan ayrılırken, gözümüz hala arkadaydı.

15 Ocak 1902’de doğan, hayatının 12 yılını Ankara, İstanbul, Çankırı ve Bursa Cezaevleri’nde geçiren, 25 Temmuz 1951’de vatan haini ilan edilerek vatandaşlıktan çıkarılan, 9 Eylül 1950’de Dünya Barış Konseyi’nce “Uluslararası Barış Ödülü” verilen, Şilili ünlü şair Pablo Neruda’nın “bu adamın kıymetini bilin. Biz onun yanında şair bile sayılmayız” dediği, 3 Haziran 1963’de hayata gözlerini yuman, 5 Ocak 2009’da Bakanlar Kurulu Kararı’yla tekrar vatandaşlık hakkını alan, ülkesinin sevdalısı, yüreği insan sevgisiyle dolu, Kurtuluş Savaşı Destanı’nı şiiriyle anlatan Mavi Gözlü Dev, büyük şair Nazım Hikmet gene Moskova’daki Novodeviçi Mezarlığı’nda, çok sevdiği ülkesine getirilip, bir köy mezarlığında çınar ağacının altında yatacağı günü beklemekteydi.

Ve hala, ne yazık ki Mavi Gözlü Dev, hala memleketinden uzakta ve Moskova’da!

Moskova’nın her mevsimini gördüm: Kışında üşüdüm, yağmurunda ıslandım, sıcağında terledim. Ne zaman Moskova’ya ayak bassam, karmaşık duygularla dolar içim. Yüreğim burkulur, gönlümde bir burukluk yaşarım.

Moskova’nın hüzünlü tarafı bu belki de!

Ya mutluluğu? O da başka bir yanı!..

11 Eylül 2009’da, ölümünün 36. yılında Şili’nin başkenti Santiago’da Dr. Salvador Allende’nin Mezarı’nda ve Moneda Sarayı’nın önündeki heykelinin yanı başında bulundum. Şimdi de, kendi toprağımdan bir gönül insanının, bir Mavi Gözlü Dev’in, büyük şair Nazım Hikmet’in ölümünün 47. yılında, 3 Haziran 2010’da, ağaçlar arasında üzerinde “Nazım” yazılı büyük bir granit kaidenin önünde, “yani anlayacağınız dostlar” Nazım’ın önünde saygı ile eğildim ya; işte Moskova’nın mutluluk veren tarafı da bu olsa gerek!

Sana ülkenden bir şey getiremedim, ama senden de bir şey götüremedim ey Mavi Gözlü Dev!

Ama yukarıda anlattım ya; geriye hüznü ve mutluluğu kaldı bende Moskova’nın!

Şimdi söyle bana;

Hani, denir ya; “ölsem de gam yemem” artık diyebilir miyim? Ya da “mutluluğun resmini yapabilir miyim” artık? … Hadi diyelim, onlar da olmadı:

“Yaşamak bir ağaç gibi, tek ve hür

      Ve bir orman gibi kardeşçesine

                      Bu hasret bizim”  dizesini haykırmak istersem; o zaman ne dersin be usta?

Evet, ne dersin? Sen ne dersin ey Mavi Gözlü Dev? Onu da sen söyle!

Yani demek istiyorum ki; “hüznü ve mutluluğuna Moskova’nın!”

Ne dersin? Ne?

Yakında hazırlanacak

Yakında hazırlanacak

( Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi Turizm Eki’nin 28 Ekim 2009 tarih, 13 nolu sayısında yayımlanmıştır. )

 

EYLÜL AYINDA SENDE OLMAK VAR, SANTIAGO !

İyi hatırlarım! Üniversiteye kayıt günlerimdi. Gazetelerde okumuş,  radyoda dinlemiştim, 11 Eylül sabahını Şili’nin. O günü hiç unutmam!

Gene, otobüs terminaline ayak bastığımda da Eylül 11’i sabahının erken saatleriydi. Zamanla yarışıyor gibiydim. Çok geçmeden, kendimi o ünlü Moneda Sarayı’nın önünde buldum. Belleğimde tarihin sayfaları bir bir çevriliyor, beni kendine hapseden oradaki bir sayfa, şimdi sarayın önünde ve karşımda duruyordu. Kırmızı çiçek ve çelenklerle donatılmış o mütevazı heykele bir kırmızı karanfil sunmak da bana düşmüştü. Orada, bir yazı ilişti gözüme; “…hayatta, bir insan olmak var ya, sen gibi!…”

Kim mi o? Hıh!…Kim olacak; Allende! Mezarlıktaki yaşlı görevlinin mağrur ifadesiyle; “…Doktor Salvador Allende!…”                                          …

Santiago, Şili’nin başkenti ve altı milyon nüfusa sahip modern bir kent. Hatta, Güney Amerika ülkelerinin büyük çoğunluğunu gezmiş biri olarak, diyebilirim ki; o kıtanın en güzel ve çekici kenti. Sokaklar, caddeler pırıl pırıl. Binaların albenisi oldukça fazla. Özellikle, kentin merkezi sayılan Armas Meydanı ve civarı, kolonyal yapılarla dolu. Binaların her biri birer sanat eseri durumunda. Mimari tarz ve taş işçiliği insanı büyülüyor. Armas Meydanı, günün her saatinde bir insan mozaiği… Hele akşama doğru başlayan müzik ve eğlenceli gösteriler, insanı kendine tutsak ediyor.

Sırtını karlı And Dağları’na dayamış kent, muhtelif tepeleriyle, ziyaretçilerine, seyrine doyulmaz manzaralar sunar. Mükemmel işleyen bir metro sistemiyle, trafik karmaşasından arındırdığı cadde ve sokaklarını, müzik ve aşk yapan gençlerle doldurmuş. Geniş ve uzun bulvarlarla dolu Santiago’nun en ünlü caddesi Alameda’nın devamında bulunan Apoguindo Caddesi üzerindeki Navidad Parkı’nın bulvara bakan kısmına bir Atatürk Heykeli yerleştirilmiş.

Ülkenin Nobel ödüllü şair-yazarı Pablo Neruda’nın, Şili’deki evlerinden birisine de ev sahipliği yapıyor Santiago. San Cristobal  tepesinde bir madalya gibi duran bu ev, şimdilerde müze olarak kullanılıyor.

Santiago, gezmeye doyulmaz bir kent. Anlatmak bile kolay olmuyor. Galiba, onu yaşamak en iyisi!

Eylül ayı yoğun Santiago’nun. 18 Eylül Ulusal günü Şili’nin. Hazırlıkları birkaç gün önceden başlamıştı. Tam bir fiesta olduğu söylenen o günün hazırlıklarını izlemek bile keyif verdi bana!…

Eylül ayında Santiago’da olmak var. Hüznü de eğlenceyi de tatmak…Onda hepsi var!   …

Eylül ayı bana da bir sürpriz yaptı. Ekvador, Peru ve Şili’ye ait bir aylık gezimin, 1400 civarındaki fotoğrafını, fotoğraf makinelerimle birlikte aldı götürdü. Şimdi onlar yok artık. Santiago’da kaybettim onları. Santiago’nun Eylül’ünde bunu da gördüm.

Ama, her şeyin ötesinde bir Eylül ayında olmak var ya Santiago’da…Var ya, 36 yıl sonra biriyle buluşmak…

Koca bir mezarlıktı. İçinde insan kaybolur. Aradığını ara ki bulasın! Mezarlar arasında yaşlı birisine rastladım. Mezarlık görevlisi olduğunu söyledi. Allende’nin mezarını sordum ona. Heyecanlandı: “ Doktor Salvador Allende…Öyle mi? Hımmm! “ Cebinden bir resim çıkarttı ve mezarı tarif etti. “ Yürü ileri görürsün onu!” “ Böyle zor bulurum!” dedim. Bunun üzerine, yan gözü ve zorlayıcı bakışlarıyla “ Senyor! Yürü ileri dedim sana. Yürü!…Sen onu bulamazsan, o seni bulur, karşılar seni!” Her şey yaşlı görevlinin dediği gibi oldu. O, karşımda duruyordu. Hayatı gibi, mezarı da sadeydi.

36 yıl sonra, seni karşılayana bir  karanfil vermek var ya; işte hepsine değdi.

Yoksa, hala tarif edemedim mi? “ Doktor Salvador Allende’ye!…Doktor Salvador Allende…”

Ahh! Eylül’de Santiago’da olmak var ya! Var ya, 36 yıl sonra buluşmak! Hüznü ve mutluluğu bir arada yaşamak!

Bir Eylül ayında  hepsini görmek de varmış. Hem de Santiago’da!

Yazı : İsmet İNCE                                                               inceismet@yahoo.com

Dünya kamuoyuna, özellikle son yıllarda sel baskınları ve iç kargaşalarla adını duyuran Myanmar; Çin, Bangladeş, Tayland ve Laos’a komşu olan, yüzünü Hint Okyanusu’na  çevirmiş bir Uzakdoğu ülkesi…

55 milyon nüfusa, 676.577 km2 yüzölçüme sahip, Myanmarca’nın ana dil olarak konuşulduğu ülke,   %70′i Budist, %20’si Müslüman, %10′u  Hıristiyan olan 8 ana grupla beraber 100′den fazla ayrı gruptan oluşuyor.

Myanmar, Türklere vize uygulamaktadır. Türkiye’de her hangi bir diplomatik temsilcisi bulunmadığından, Myanmar vizesi, Uzakdoğu’da en uygun ülke olarak Tayland’ın başkenti Bangkok’daki Myanmar Elçiliği’nden alınabilmektedir. Vize için birkaç fotoğraf, form ve pasaport gerekiyor. Vize ücretleri, aynı gün ya da üç günde alınabilmekte ve ücreti de buna göre değişmektedir. Günlük vize ücreti 25 Dolar, üç günlük olanı da 40 dolar civarındadır.

Myanmar’a Türkiye’den direkt uçak olmadığı için, aktarmalı gidilmesi gerekmektedir. Pek çok havayolu şirketine karşın, Birleşik Arap Emirlikleri Havayolları ile en uygun fiyata uçulabilmektedir. Myanmar’a gitmek için Bangkok ilk tercihtir. Hem vize için, hem de ucuz fiyata Myanmar’a ( Yangon ) uçmak için burası kullanılmaktadır. Uzakdoğu’daki pek çok noktaya Asya Air’le  çok ekonomik fiyatlarla uçulabilir.

Ben de Katar Havayolları ile Bangkok’a, oradan da Asya Air ile Yangon’a uçtum. Yangon Myanmar’ın başkenti olup, ülkeye giriş için kullanılması zorunlu bir hattır. Ayrıca, ülkeden çıkış için de gene Yangon kullanılacaktır.

Myanmar, çok geri bir ülke. Ülkede, bizdeki gibi işleyen bir banka sistemi olmadığından, döviz bozdurmak yabancılar için ciddi bir problemdir. Döviz bürosu da yoktur. Ülkeye giriş yapanlar, sadece Yangon Havaalanı’nın çıkış kısmındaki küçük bir masada döviz bozdurabilirler ve o belgeyi de her zaman yanlarında muhafaza etmek zorundadırlar. Zira, ülkedeki tüm harcama belgeleri, istenildiği her an görevlilerce kontrol edilebilmektedir. Birkaç yıl öncesine kadar, ülkeye giriş yapan her yabancının en az 200 Dolar bozdurması ve karşılığında alınan FEC isimli bir para ile harcama yapması gerekmekte iken, şimdilerde bu zorunluluk kaldırılmış, yerine sadece havaalanında elde edilebilen Myanmar parası olan Kyat’la ( Çet okunuyor ) döviz değiştirebilme imkanı getirilmiştir. Havaalanında döviz bozdurmak önemli bir konudur. Eğer havalanında döviz bozdurulmaz ise, geriye sadece karaborsadan bozdurmak gerekecektir ki, bu imkan sadece belli merkezlerde olmakta, bu da ciddi bir sıkıntı yaratmaktadır. Yabancıların günlük yaşamda Kyat, otel ve belirli bazı noktalarda döviz kullanmak zorundadırlar.

Myanmar’ın %60′lık bir kısmı ağaçlarla kaplıdır. Geri kalan kısımlarında ekili alan da fazla değildir. Pirinç üretiminin çoğunluğunu  oluşturduğu tarım ekonomisi yanında, balıkçılık önemli bir ekonomik aktiviyeti durumundadır.

Ülkede ulaşım zor yürümektedir. Şehirler arası yollar bakımsız ve kötüdür. Araçlar eski olduğundan, mesela 100 km.lik bir yol, birkaç saatte ancak alınabilmektedir. Gece yolculuğu pek fazla yapılmamakta, kısa mesafeler için bile nerdeyse bir gün harcanabilmektedir. Şehir içi  ulaşımda arkası açık pikaplar, hurda otobüsler çoğunluktadır.

Myanmar, sıcak bir ülke olup, her gün sabah yağmur yağarken, öğleden sonra güneş açmakta, bu da ciddi bir neme neden olmaktadır.

Yiyecek ve içecek faaliyetleri genelde, kaldırım üzerinde kurulan günlük tezgahlarda yürüyor. Pek çok yerel yiyecekler içinde, pilav, şehriye ve balık karışımıyla yapılan Mohinga özellikle en çok tercih edilen yemek türüdür. Kaldırım tezgahlarında ve restoranlardaki masalarda demlik içinde hazır olarak konulmuş Çin çayı, bizdeki kahve fincanı benzeri küçük bardaklarda ücretsiz içilebilmektedir.

Konaklama, küçük ve orta ölçekli, ucuz, fakat konfordan uzak otel ve guest house’lerde yapılmaktadır. Fiyatlar, birkaç dolar arasında değişiyor.

Myanmar’da her tarafın gezilmesine müsaade edilmemektedir. Sadece belirlenmiş bazı hatların kullanılması zorunlu olan ülkenin, sınır kısımları yabancıların ziyaretine kapalıdır. Askeri yönetimin egemen olduğu ülkede, sık sık elektrik kısıntısı yapılmakta, akşamları bir saatten sonra, her yer karanlığa bürünmektedir. Gezi için belli noktalar ziyarete açık olup, ciddi bir güvenlik sorunu yaşanmamaktadır.

Ülkeda yaşam standardı çok düşük olup, yabancılar için ucuz bir gezi ülkesidir. Budizm, ülkenin ana inanışıdır. Her taraf çok sayıda Budist tapınaklarıyla doludur. Myanmar insanının günlük yaşamının önemli bir kısmını verdiği tapınaklar, halkın yoksulluğuna karşın, özellikle kuleleri altınla kaplıdır.

Myanmar, çok eski bir tarihe sahiptir. Ziyarete açık bölgelerde, ülke tarihinin pek çok kalıntısını görmek mümkündür. Sanki, bir ring yapılarak gezilebilen ülkenin  önemli ziyaret yerleri arasında şu bölgeler bulunmaktadır.

Yangon

6 milyon nüfusuyla ülkenin başkentidir. İdari merkez olmanın yanında, Myanmar Budizmi’nin de merkezi sayılır. İki ünlü Budist tapınağı olan, Sule Paya ve Svedagon’a ev sahipliği yapar. İkisinin de kuleleri altınla kaplıdır. Her üç yılda yenilenen altınlar atılmamkata, yenileri eskilerin üzerine yerleştirilmektedir. Yenileme esnasında tonlarca altının harcandığı kuleler, gündüzkü görkemi yanında, geceleri ışıklandırma sayesinde, tam bir altın renginde uzaklardan bile fark edilebilmektedir. Sule Paya Tapınağı 46 metre,  Svadagon Tapınağı ise 100 m. yüksekliğindedir.

Karaveik, Kandavgyi Gölü’nün içinde klasik bir saray restorandır. İlginç görüntülü bu yapıda, akşamları geleneksel dans ve kukla gösterisi yapılmaktadır. Bitişiğinde, Kandavgyi Doğal Parkı bulunur.

Bagyoke Auna San Market, Yangon’un merkezinde kolonyal bir yapıdan oluşuyor. İçinde her tür hediyelik eşyanın satıldığı 1600′den fazla işyeri barındırır.

Aun Lang

Yangon’a otobüsle 7-8 saat mesafede küçük bir kent. Kentin önemli bir gezi noktası olmamakla beraber, 1. Dünya Savaşı yıllarında İngilizlerce Yemen taraflarında esir alınarak bu bölgelere getirilen Türk askerlerine ait mezarlığa ev sahipliği yapan yakınındaki bir köye ulaşmak için kullanılması gerekli nehre komşuluk eden bir yer. Gezmek, para bozdurmak ve mezarlığa gitmek için ciddi sıkıntılar çekip, sık sık yabancılar polisine götürüldüğüm, topraklarına ayak bastığım andan itibaren, yakın mesafeden  takip edilip, sonunda; ” burada kaldığın yeter, hadi git artık buradan ” denilerek, otobüse bindirilip gönderildiğim, benden başka bir turistin galiba pek uğramak istemediği, adrenal yükselten anılarla dolu olduğum bir macera kenti. Ne yazık ki, Aun Lang’dan  istediğim pek çok şeyi bu yüzden yapamadan ayrıldım.

Magavi

Benim için çok yönüyle Aun Lang’dan farkı olmayan ve belki de, ani gel – gitlerle dolu, olmak ya da olmamak  anlarımı en üst düzeyde yaşadığım, fakat her şeyin ötesinde, iyi dostluklar kurduğum bir yerleşim yeri.

Bagan

Eski Myanmar Krallığı’nın ilk başkentidir. Bagan, Myanmar’ın en ünlü turistik bölgesi olup, 42 km2′lik bir alanda, krallık dönemine ait binlerce tapınak ve tarihi kalıntı taşır. Bölgede çok sayıda otel olmakla beraber, ziyaretçiler için konaklama açısından en uygun yer, kentin yakınındaki Nyaung U köyüdür. Bagan küçük bir yerleşim yeri olduğundan, tapınakları ziyaret için at arabaları ve bisiklet kullanılmaktadır.

Mandalay

Myanmar’ın 2. büyük kentidir. Eski krallığın bir dönem başkentliğini yapmıştır. Gezginlerin birkaç gün zamanını hasredebileceği bu kent, pek çok ziyaret noktasına sahiptir.

Bunlardan Mandalay Sarayı, şehrin merkezinde, etrafı su ve yüksek duvarlarla çevrili, geniş bir alanda kurulu, son kralın ihtişamlı bir sarayıdır.

Mandalay Tepesi, yerden 230 metre yüksekliktedir. Kenti tepeden izlemek için uygun bir yerdir.

Maha Myat Muni Buda, Myanmar Budizmi’nin Mandalay’daki en eünlü tapınağıdır. İçinde, 4 metre yüksekliğinde, 65 ton ağırlığında Buda Heykeli bulunmaktadır. Heykel, kıymetli elmas ve taşlarla dekore edilmiş olup, altınla kaplıdır.

U Bein Köprüsü, Mandalay’a birkaç kilometre mesafede bulunan  Amarapura’daki  Taung-thaman Gölü üzerine yapılmıştır. Yapımında tamamen ahşap malzeme kullanılmış olup, 1502 metre uzunluğuyla, dünyanın en uzun tahta köprüsü ünvanına sahiptir.

Mingun, Mandalay’ın bitişinden geçen Ayeyarvadi Irmağı’nın karşı tarafındadır. Tekneyle ulaşılan Mingun’da, büyük bir Tapınak mevcuttur. Fakat, tamamlanamamış bir tapınaktır. 1800 yılında yapımına başlanmış, fakat 1819 yılında Kral Badavpaya’nın ölümü üzerine yarım kalmış. Tapınağın yapımı için, 20 yılda 20 bin insan çalışmış. Malzeme olarak tuğlanın kullanıldığı tapınak, 1838′deki depremde ciddi zararlar görmüş. Tamamlanmış olsaydı, dünyanın en büyük Budist Tapınağı olacağı söylenmekte.

Mingun’daki bir diğer önemli görülecek nokta da, Mingun Çanı’dır. Dünyanın en geniş ikinci, en büyükte çalar çanıdır. Bronzdan yapılmış olup, 100 ton ağırlığındadır.

Zegyo Market, Mandalay merkezinde kurulu bu çok katlı ve geniş bina, içinde çok sayıda işyerinin bulunduğu ünlü bir alış veriş merkezidir.

Ayrıca, Mandalay, ülkedeki tapınaklarda kullanılmak üzere imal edilen altınların yapıldığı birkaç altın yapım atölyesine de sahiptir. Tokmakla saatlerce süren el işçiliği ile hazırlanan altınların kullanıma hazır hale getirilişi ilginç bir seyir izlemektedir.

İnle Gölü

Myanmar’ın en ünlü yerlerinden birisidir. Ülkenin orta kısımlarında yer alır ve en çok ziyaret edilen yerlerdendir. Göl, denizden 900 metre yükseklikte ve 22 kilometre uzunluğundadır. İçinde, onlarca ada ve bu adalarda yaşayan 150 bine yakın insan vardır. Çok sayıda köy barındıran göldeki, ahşap evler, domates bahçeleri, balık avcıları, pazaryerleri ve sandal panayırları,  gelen ziyaretçilerin ilgi odağı durumundadır.

İsmet İNCE

( Bu yazı Cumhuriyet Gazetesi Gezi Dergisi’nin 18 Eylül 2008 tarihli sayısında yayımlanmıştır. )

 

” SONSUZ SESSİZLİK “

Kimi ülkeler vardır; tarih sayfalarında yer alır sessizce, yola düştüğünüzde karşılar sizi! Çin’in güneyi, Myanmar ve Tayland’ın doğusu, Kamboçya’nın kuzeyi ve Vietnam’ın batısında bulunur bunlardan birisi: Kısa adı Laos olan, Lao Demokratik Halk Cumhuriyeti… 

Laos, 236.800 km2 yüzölçüme sahip, 6 milyon nüfuslu bir Uzakdoğu ülkesi.  Nüfusun çoğunluğu Laolardan oluşuyor. Halkın % 60’ı Budist. 

Laos, Türklere  vize uyguluyor. Fakat, vize almak zor değil.  Ülkeye girerken, sınır kapısından  30 Dolar karşılığı 15 gün vize alınabiliyor.   Ben, Tayland’ın sınır kenti Udon Thani ile Laos’un başkenti Vientiane’yi birbirinden  ayıran Mekong Nehri üzerindeki Dostluk Köprüsü’nden geçerek girdim Laos topraklarına. Vize işlemleri kısa sürdü. Dolmuşla Vientiane’nin iç kısımlarına kadar gelerek, geceliği 4 Dolar’a merkezde bir otele yerleştim.  

Vientiane, beş yüz bin nüfuslu bir kent. Başkent olmasına karşın, gelişmiş olduğu söylenemez. Yollarının çoğu topraktan. Şehir içi taşımacılıkta genellikle motosiklet ve tuk tuklar kullanılıyor. Ancak, küçük bir şehir olması nedeniyle yürüyerek her tarafı gezebilmek de mümkün! Hem sınır kenti hem siyasal merkez olması nedeniyle, turistlerin  uğrak yeri durumunda. Genellikle başka bölgelere hareket için bir başlangıç noktası gibi düşünülse de, kentte ziyaret edilebilecek çok sayıda Budist Tapınağı bulunuyor. Bunların en önemlileri; Laos Budizminin sembolü kabul edilen Pha That Luang, Budizm müzesi durumundaki Haw Pha Kaew, içinde 6840 adet Buda figürü taşıyan, Vientiane’nin en eski tapınağı Vat Si Saket, bir zamanlar kralın ibadet merkezi olan Ho Pha Keo, Budist enstitüsü durumundaki Vat Ong Teu ve sütunlarından birinin çukurunda hamile bir kadının cesedinin bulunduğuna inanılan Vat Si Muang Tapınakları’dır.  Kentin değişik bölgelerine dağılmış durumdaki tapınakları gezmek için en uygun yol, tuk tuk kiralamak. Ayrıca, bağımsızlık sembolü sayılan Zafer Anıtı ve bağımsızlık mücadelesinden kesitlerin sunulduğu kolonyal yapılı Devrim Müzesi ile önemli bir alış veriş merkezi durumunda olup, içinde çok sayıda altın, gümüş kuyumculuğu işyeri barındıran Talat Sao, başkentin görülmesi gerekli noktalarını oluşturur.  Vientiane’deki birkaç günlük misafirliğin ardından gidilecek asıl yer, ülkenin kuzeybatısı’ndaki Luang Prabang’tır. Dağların arasından ve inişli-çıkışlı yollardan geçilerek ulaşılan L. Prabang, Laos’un en çok turist çeken bölgesi. O kadar ki, kente akşamüzeri varılırsa, konaklamak için yer bulmakta bile güçlük çekilebiliyor. Ben, öğleden sonra 16.00 sularında otobüsten inmeme rağmen, sadece ara sokakta bir aile  evinde yer bulabilmiştim.  

  L. Prabang, küçük ve sakin bir kent. Kenti boydan boya geçen ana caddeye çıkan çok sayıda sokaklardan oluşuyor. Tüm işletmeler ana cadde üzerine kurulmuş. Gündüzleri motosikletlerle dolu bu cadde, akşama doğru trafiğe kapatılarak, çok sayıda  el işi çalışması ve hediyelik eşyanın satışa  sunulduğu pazaryerine dönüştürülüyor. Akşamları, geç saatlere kadar devam eden tezgâhlardaki muhtelif et yiyeceklerinin, özellikle ateşte pişirilen Hindi budunun tadına doyum olmuyor. L. Prabang’da, en görkemlisi 1560 yılında yapılan Vat Şieng Tong’un başına çektiği altmış’ın üzerinde  Budist Tapınağı bulunuyor. Tapınaklar dışında, krala sunulan hediyelerle, muhtelif eşyaların teşhir edildiği Ulusal Müze, kentte görülecek önemli yerlerdir. Bu arada, sabahın erken saatlerinde Budist keşişlerinin sıra halinde ellerinde yemek taslarıyla geçişleri ve bu sırada kenarda bekleyen kişilerin getirdikleri yemeklerden keşişlerin ellerindeki tabaklara ikramı, yolu L. Prabang’a düşenlerin asla kaçırmaması gereken bir Budist seremonisidir.  

L. Prabang’dan Mekong Nehri vasıtasıyla, yakındaki köy ve mağaralara günlük turlar düzenleniyor. Yarım günlük turlar 4 Dolar. Tur esnasında köylerin ziyareti, geleneksel Laos hayat tarzının görülebilmesi açısından ilginç manzaralar sunarken, Buda Heykeli’nin bulunduğu kutsal Pak Ou Mağarası ziyareti de,  tekne turlarının önemli bir yanını  oluşturuyor.    

 

L. Prabang, UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası  Listesi’nde yer alıyor. Turistik bir kent olmasına karşın, fiyatlar ucuz. Turistlerin çokluğuna rağmen, sakinliği ve halkıyla iç içeliği itibariyle, çok keyif aldığım bir yer oldu.  

 

Laos’un Vietnam tarafında Ponsavan yer alır. L. Prabang’dan her sabah  erken saatte kalkan otobüsle gidiliyor Ponsavan’a. Burası, Vietnam’a kara yoluyla bu bölgeden geçmek isteyenlerin uğrak yeri. Bunun yanında, önemli  gezi noktalarına da sahip. Kentin birkaç kilometre uzağında, Kavanoz Ovasında bulunan, nereden geldiği, nasıl oluştuğu kesin olarak bilinemeyen, her biri birer ton ağırlığındaki kavanoz benzeri taş parçaları ve yine Ponsavan’ın dış kısımlarında; 70’li yıllarda ABD ve Rus uçaklarından düşen patlamamış bombaların bulunduğu geniş alan ( tehlike arz ettiği için yaklaşılmıyor ) Ponsavan’ın konuklarına sunabileceği birkaç gezi noktasından ilginç olanlarıdır.

Ponsavan’dan Vietnam’a geçmek için; önce, her hangi bir araçla Laos’un sınır kasabası Nong Haat’e, oradan da başka bir araçla sınıra gitmek gerekiyor.

 

Laos’ta yaşam zor sürüyor. Fakat, herkes hayatından memnun da görünüyor. Nedendir bilinmez ama; bu engebeli coğrafyadaki yaşam, tapınaklar arasında sessiz sedasız devam ediyor. Laos’ta en çok duyduğum kelime “ Sabadi “ olmuştu. Laos dilinde “ Merhaba! “ demek!  Aralarında bulunduğum sürede gördüğüm o ki; Laosluların gönüllerindeki sıcaklık, kelimelerine yansıyor, o ise; konuklarına insan ruhunu hafifleten, dinlendirici bir sessizlik sunuyor. Galiba bu da; tapınaklar arasındaki yaşam sessizliğinin Laos’taki dayanılmaz hafifliği olsa gerek!  

  

 

İSMET İNCE                  

( Bu yazı, ” Binrota.com yazarlarından DÜNYA KADAR BİLGİ”  isimli kitapta yayımlanmıştır. )

 

UGANDA : “BİR İNSANLIK DERSİ! “

Uganda vizesi için araştırırken, karşılaştığım herkes; “ Uganda mı? Nereden aklına geldi? “ diyordu. Uzaktan bakınca gerçekten “ ne gereği vardı buranın! Hiç mi gidecek yer bulamamıştım? Üstelik, eski devlet başkanları İdi Amin için, “ insan eti yer !” dememişler miydi? “

Aslına bakarsanız, gerçeği hiç de öyle değil!

Tanzanya’nın eski başkenti Dar Es Salaam’daki Uganda Büyükelçiliği’ne vize için başvurduğumda gördüm Uganda insanının sıcaklığını ilk olarak!

Telefonla görüştüğüm konsolos, mesai bitmesine rağmen vize işlemleri için beklemişti beni. Elçilik binasına varınca içeri alınmam için ismimin not edildiğini anladım. Hiç vakit kaybetmeksizin işlemleri tamamlayıp, 30 gün vize verdiler. Konsolosun odasındaki sohbet sırasında ikram ettikleri iki bardak çay ve kapıya kadar uğurlanışım, vize işlemleri sırasında pek alışık olmadığım bir durumdu. Bu, Ugandalılar hakkında kulaktan dolma ön yargıyı da yıkmıştı.

Kenya’nın başkenti Nairobi’nin merkez kısımlarındaki Accra Sokağı’ndan kalkan Buscar Otobüs Firması’na ait bir otobüsle yaptığımız gece yolculuğunun sonuna doğru girdik Uganda topraklarına. Alacakaranlıkta geçtiğimiz sınırdan, başkent Kampala’ya ulaşmamız sabahın 8’ini buldu. Terminal dedikleri yer, ara sokaktaki bir otobüs yazıhanesinin önü.

Kampala sokakları tenhaydı. İlk işim, şehrin aşağı taraflarındaki caddelerden birinde bulunan Mukuano Guesthouse’ye yerleşmek oldu. Guesthouse konforlu değilse de, fena da sayılmazdı. Kampala güne henüz başlamamış görünüyordu. Fakat, sabah saatleri olmasına karşın Mukuano Guesthouse çok hareketliydi. Sanki kimse uyumamış gibiydi. Sonradan anladım ki; burası, “ aşk oteli “ dedikleri yerlerden birisiydi. Siz buna, aşk kapanı mı, yoksa siyah dilberlerin akıbeti belirsiz tuzağı mı dersiniz? Onun adını varın siz koyun!

Kampala, yedi tepe üzerine kurulu, 1.250.000 nüfuslu bir kent. Şehirde modern yapı fazla yok. Çoğu yeri toprak. Hayat sanki ağır ilerliyor gibi. Afrika’da başkentler genelde güvenlik sorunları yaşarken, Kampala, nispeten güvenli bir kent izlenimi verdi bana . Kentin çok fazla tarihi, turistik noktaları olmamakla beraber, Nakasero Bölgesi’ndeki Ulusal Tiyatro ve yanındaki Afrika El sanatları Merkezi ile merkezdeki Ovino Pazarı görülebilecek yerleri arasında sayılabilir. Özellikle Ovino Pazarı, geleneksel Uganda yaşam tarzı hakkında bir fikir sahibi olunabilmesi açısından görülmeye değer durumdadır. Burada tanıştığım, Kampala’nın yakın bir köyünden gelip başkente yerleşen ve pazarda meyve satarak yaşam süren Mbeye’nin tezgâhında, onunla birlikte yaptığımız çuval çuval portakal satışı, “ gel, Mzungu’nun tezgâhına gel! “ diye bağırarak satış yapan Mbeye’nin kazanç keyfi, unutamayacağım bir Kampala hoş sadasıdır.

Kampala’nın dolmuşla yarım saat mesafesinde Entebbe yer alır. Entebbe, küçük ama yemyeşil bir kent. İsmini, daha çok, bir İsrail yolcu uçağını kaçıran Filistinlilere yapılan operasyonla duyurmuştur. Ünlü Entebbe Baskını… Entebbe’den Mpanga Adası’na günlük şempanze turları düzenleniyor. Şehrin yakınında Botanik Bahçesi bulunur. Burası Tarzan filmlerinin çevrildiği, yüksek ağaçlarla kaplı ormanlık bir alan.

Botanik Bahçesi’nin biraz ilerisinde Hayvanat Bahçesi kurulmuş. Bahçede, Afrika’nın safari bölgelerindeki hayvanların pek çoğunu görmek mümkün.

Başkentin Masaka yolu üzerinde ve sağ tarafta Mpanga Koruma Ormanı yer alır. Yağmurun etkisini bile hissettirmeyecek kadar yüksek ağaçlarla kaplı bu alanda, 100’den fazla kuş ve kelebek türü bulunmaktadır. Ormanın yarım saat uzağında Ekvator çizgisine ulaşılır. Ekvator, yol kenarında birbirine çapraz duran, daire biçiminde iki çemberle simgeleniyor. Çemberlerin üzerinde “ Ekvator “ yazılı. Burası, Ekvatorun geçtiği dünyadaki 10 ülkeden biri olan Uganda’nın önemli bir ziyaret noktasını oluşturuyor.

Ekvator’dan sonra rota Masaka yönünedir. Çok geri bir kent olan Masaka, turistler açısından pek rağbet görmemektedir. Tarihi ve turistik bir özelliği olmayan Masaka’nın tepe kısımlarında çıkıldığında görülebilen Şii İmamı Ağa Han’ın evi, kentin belki de tek özellikli binasıdır.

Kampala’nın 1,5 saat doğu yönüne gidildiğinde, tek katlı, birbirine yanaşık vaziyette, renk renk binalardan oluşan bir yerleşim merkeziyle karşılaşılır. Burası Uganda’nın önemli bir sörf merkezi Jinja Kenti’dır. Uganda’nın diğer bölgelerindeki genel görüntüler burada da olmasına karşın, nispeten daha derli toplu ve şirin bir yerdir Jinja. Özellikle ana cadde üzerindeki yapıların görüntüsü dikkat çekicidir. Her biri ayrı renkte olan bu tek katlı binaların kaldırım üzerindeki gölgelikleri kentin mimari ve kültürel dokusuna ilişkin ipuçları verir.

Jinja, Afrika’nın en büyük gölü Victoria Gölü’nün kenarına kurulmuş. Aynı zamanda Jinja, Nil Nehri’nin doğduğu ve Victoria Gölü’yle birleştiği yere de tanıklık eder. Göl ile nehrin birleştiği yer, Jinja’nın hemen kıyısında bulunuyor ve her ikisi birbirinden bir taş yığınıyla ayrılıyor. Bu yönüyle Jinja, turistlerin önemli bir gezi noktası durumundadır. Sahile yakın Oboja Caddesi’nin sonuna kadar yürünüp, Triangle Oteli’nin yanından sağa dönülünce, biraz ilerde küçük bir bahçe ile karşılaşılır. Bahçenin içinde Mahatma Gandi’nin bronzdan yapılmış küçük bir heykeli vardır. Bahçe, Mahatma Gandi anısına Hint Hükümeti’nce oluşturulmuş. Gandi öldükten sonra küllerinden bir kısmının buraya savrulduğu iddia ediliyor. Hatta Gandi’nin hayatta iken, bir süre Jinja’da yaşadığı ve Nil üzerinde Rafting bile yaptığı söyleniyor. Bu yüzden, burası Ugandalı Hintlilerin kutsal bir ziyaret yeri gibidir.

Uganda, 236.800 km2 yüzölçüme sahip, 27,5 milyonluk bir ülke. Halkının % 33’ü Katolik, % 33’ü Protestan, % 16’sı Müslüman. 9. 10. 1962’de bağımsızlığına kavuşan ülkenin resmi dili İngilizce’dir.

Uganda, ekonomisi zayıf, daha çok günlük ticaretle hayat sürmeye çalışan bir Doğu Afrika ülkesi. Halkı, gösterişten uzak, sade bir hayat yaşıyor. İnsanları, son derece sıcak ve yardımsever. Gezdiğim pek çok Afrika ülkesi içinde Uganda, çok sıcak dostluklar kurduğum bir ülke oldu benim için. Genel olarak Afrika’da beyazlara karşı, açıktan olmasa da, içten içe bir mesafe ve tepki var. Fakat, Uganda da onu pek görmedim. Üstelik, hiç unutamayacağım yakınlıklar buldum orada.

Kim demiş, İdi Amin insan eti yerdi, diye! Öyle bir şey olmadığı gibi, hiç kimse de kabullenmiyor bunu zaten! Değil insan eti yemek, günlük hayatta çok saygılı ve nezaketli ilişkiler sürdürüyorlar. Hayatta hiçbir şey uzaktan göründüğü gibi değil! Oradan bile alınacak dersler var:

Entebbe Botanik Bahçesi’nde dolaşırken, okul giysileriyle oyun oynayan ilkokul öğrencisi birkaç kız çocuğuyla karşılaşmıştım. İlk anda beni görünce kaçan bu öğrencilerle, bir süre sonra arkadaş olmuş, ormanı birlikte gezmiştik. Bir ara, benden izin isteyerek, yanımdan ayrıldılar. Henüz on dakika bile geçmemişti ki, elleri arkalarında döndüler. Yanıma yaklaşıp, bir anda ellerindeki çiçekleri bana doğru uzattılar. Çiçekleri bana toplamışlardı. İşin doğrusu hiç beklemiyordum ve bir süre olduğum yerde donup kaldım. Çocukların davranışından çok etkilenmiştim. Kısa bir dostluğun karşılığı, Mzungu’ya ( beyaz adam ) sunulan birkaç demet çiçekti!

Uganda mı? “ Hıh! “ “ Nereden aklıma gelmişti. Gidecek başka yer bulamamış mıydım? “

Alın size Uganda işte! Ne düşünürseniz düşünün! İster “ adam eti yenir “ deyin! İster “ ibret vesikası! “ deyin! Sizi bilmem ama, ben ona “ bir insanlık dersi “ derim! Evet, bundan sonra ya siz? Ya siz? Siz ne dersiniz?

İSMET İNCE

( Bu yazı, “Gezgin Gözüyle RUSYA ve KAFKASYA” isimli kitapta yayımlanmıştır.” )

Kızıl Meydan ve İsmet - MoskovaGorbaçov’un göz hapsinde tutulduğu Foros Körfezi’nden alınıp Moskova’ya getirildiği, Yeltsin’in Beyaz Ev önündeki tanklar üzerine çıkıp, ünlü konuşmasını yaptığı, yeni bir dönemin dalgalarının başlangıcı kabul edilen, Gorbaçov’un gel-gitlerle dolu anılarını anlattığı aynı isimdeki kitabı, “ Dünyayı Sarsan Üç Gün “ ün bir süre sonrasıydı ilk gidişim!  Her şey, hafif yağışlı bir bahar günü, restoranımda otururken, elime tutuşturulan bir davetiyeyle başlamıştı. 

Vize ve hazırlık günlerim fazla sürmedi. Rusya’daki yeni dönem dalgası, beni de sarmış gibiydi. Bir an önce ayak basmak, o heyecanı yaşamak istiyordum.  Şeremitova 1 ( Moskova ) Havaalanı’na adım attığımda, yolculuğum henüz bitmiş sayılmazdı. Rotam, bu defa, arkadaşımın yaşadığı, şimdiki ismi St. Petersburg olan Leningrad Kenti’ydi.  

Ama, nasıl gidecektim? Burada her şey farklı görünüyordu: Binalar, yollar, arabalar, insanlar, yazılar… Kızıl Meydan - MoskovaAma, her şey!  O zamanlar henüz konuşmasını bilmediğim, elimdeki Türkçe – Rusça Konuşma Kılavuzu sayesinde yarım – yamalak, çoğu zaman da işaretlerle anlaştığım, bir Rus taksi şoförünün yardımıyla tren biletini alıp, hareket saatini beklemeye başlamıştım. Şoför, son derece dikkatli ve yardımsever bir insandı! İlk orada tanıdım Rus insanının sıcaklığını.  “ Parama iyi sahip olmamı “ sık sık tekrar ediyor, yanımdan hiç ayrılmıyordu. Hatta, bilet için para istediğinde bile, cebimden fazla para çıkartmama müsaade etmeyip, parayı taksinin içinde almıştı. Güvenliğim konusundaki hassasiyetini ise, çok sayıda yolcunun bulunduğu kompartımanlardan birine değil de, diğeri genç bir kız çocuğuna ait iki yataklı bir özel odaya yerleştiğimde anladım. 

Rusya’daki ilk tren yolculuğum Moskova – Leningrad arası olmuş, rahat geçen yolculuğumun bitişi sabahı bulmuştu.   Bir serin Perşembe sabahı Leningrad Tren İstasyonu’ndaydım! İhtişamlı gar binasının dışına çıkıp, beni almaya gelecek arkadaşımı beklerken etrafı izliyordum: Garın önünde geniş bir meydan, ortasında bir dikilitaş, etrafta,  değişik tarzda yapılmış binalar, okunması bile zor Kiril harfleri, caddelerde henüz fazla sayıda olmayan taksiler, kaldırımları doldurmaya çalışan, sabahın telaşesindeki insanlar… 

Bir Cadde ve Evler - St. PetersburgArkadaşımın evine yerleştiğimde, tüm yorgunluğum gitmiş, yabancılığım sona erivermişti sanki! Yeni toprağa uyum sağlamak zor olmadı benim için. Sevmiştim orayı. Bu, benim dış dünyaya açılan ilk pencerem oldu. Ve nedir bilmem, ama bu pencereden aynı topraklara gidişim, iki elin tüm parmaklarına yaklaştı ve hepsinde de kalışım 30’lu günleri buldu. Hiç otel kullanmadım. Bazen arkadaşlarımın evinde kaldım, bazen de ev kiraladım. Kısaca, Rusların içinde yaşadım hep!  O yüzden ayrı bir yeri vardır Rusya’nın bende. İlk göz ağrım gibidir sanki!  

Her mevsiminde bulunduğum Rusya’nın gezdiğim farklı bölgelerinde tanık olduğum ortak bir özelliği var: Caddeler geniş, kaldırımlar rahat yürüyüşe elverişli, binaları düzenli ve genelde çok katlı… Özellikle kentlerin merkez kısımlarındakilerinin her biri birer mimari şaheser. Erkekleri, sade giyimli; kızları, bakımlı ve güzel! Bunun dışında dikkatimi çeken bir şey daha var: Rus toplumu, okuyan bir toplum… Nereye gitseniz, kimi görseniz, elinde bir kitap! Parkta, kafeteryada, metro istasyonlarında,  evinin önündeki kanepede; hepsinin elinde okuyacağı bir şeyler var. O kadar ki; hiç unutmam, bir defasında; Hermitage Müzesi Önü - St. Petersburgbir bina önünde çalışır vaziyette bekleyen bir ambulans şoförünün, direksiyon başındayken bile kitap okuduğuna tanık olmuştum. Gene, evlerinde misafir olduğum Rus ailesinin genç kızı, Moskova’ya gitmek üzere trene binişimizle eline aldığı kitabı, yolculuğun sonunda kapatmıştı.  Ne zaman bir restorana gitsem, ne zaman taksiye binsem, ne zaman bir temizlikçi kadın görsem; sohbetlerinde, çoğunun Tolstoy’un, Gogol’un, Dostoyevski’nin eserlerinin önemli bir kısmını okumuş olduklarına tanık oldum. Zaten, ülkenin çoğu bireyi birer ayaklı kütüphane gibiydi. Her kente üniversiteler ve kültür evleri kurulmuştu. Üniversiteler bir yana, kültür evleri; her tür kültürel ve sanatsal aktivitelerin merkezi durumundaydı. Ülkede okuma yazma oranı çok yüksek olup, belirli yaş grubu insanlarının çoğu üniversite mezunudur. Rus toplumu, kültür ve sanata önem veren bir toplum. Dünyanın en ünlü Bolşoy Tiyatrosu, Moskova’da bulunur. Yine Moskova’daki Lenin Kütüphanesi, Dünya’nın ikinci, Avrupa’nın en büyük kütüphanesidir. Bir zamanlar üç bin Ruble maaş alan bir Rus kız tanıdığım, sadece Bolşoy Tiyatrosu’nu izlemek üzere Leningrad’dan Moskova’ya geldiğini ve bu amaçla yaptığı geliş gidiş ve sair harcamalarının, maaşının önemli bir kısmına tekabül ettiğini anlatmıştı. Bu, Rus insanının kültür ve sanata ne ölçüde değer verdiğinin açık bir göstergesidir. 

Alış- Veriş Merkezi - MoskovaBunun yanında Rus toplumu, eğlenceye de çok düşkündür. İş dışında çoğu zamanları, restoran, bar ve diskolarda geçer. Bu anların en vazgeçilmezi, votkadır. Bizdeki dublenin karşılığı “ sto ( 100 ) gram “ votka içmek, her Rus’un bir el alışkanlığıdır. Ancak, kadehler bizdeki gibi boş yere kalkmaz. Mutlaka birileri ya da bir şeyler için içilir.  Hatta, ev ya da özel toplantılarda, kadehler kaldırıldığı zaman, masadakiler sırayla konuşma yapar ve başta eşler, çocuklar, anne-babalar, arkadaşlar olmak üzere pek çok şey için, iyi dileklerle kadehler yudumlanır. Özellikle mesai bitip, hava karardığı zaman Rus insanı ( kızlar bunun öncüsü ) en şık kıyafetleriyle eğlence merkezlerinin yolunu tutarlar. Ülkemizde pek alışık olmadığımız, kadın ve erkeğin birlikte paylaştığı masalar, Rusya’da olağan bir durumdur. Tabii bu esnada; genelde iri yapılı, geniş omuzlu, kendine çok dikkat göstermeyen Rus erkek tipi yanında; sarı saçlı, beyaz yüzlü, kırmızı dudak boyalı, ince uzun boylu, doğum bile yapmasına karşın bozulmamış vücut yapısına sahip kızlarının cazibesinden, başta Türkler olmak üzere, tüm erkeklerin kendini koruyamadığı da bir gerçektir. Sade ve gösterişten uzak giysilerin, onların üzerinde nasıl da şık göründüğü, aralarında bulunduğum sürede, en hayret ettiğim şeylerin başındaydı. Günlük hayatta yakinen tanıdığım, evlerinde misafir olduğum Rus ailelerinde gördüğüm odur ki; aile üyelerinin, özellikle kadınlarının yanlarına çocuklarını da alarak, park, sinema, tiyatro veyahut başka bir yere giderken yaşadıkları mutlulukları, ayrılırken oradakilere gösterdikleri saygı ve nezaketleri en üst düzeydedir.  Rus aile yapısında, özel günler çok anlamlıdır. Doğum ve evlilik yıldönümleri, ulusal bayramlar ve bazı özel günler; bunlara, ne ölçüde önem verdiklerini ve kendi kibarlıklarını sergileme fırsatı buldukları dönemlerdir. Çiçek, hayatlarından ve ellerinden eksik etmedikleri bir sevgi tomarıdır.  

Pek çok özel kutlama günü içinde ilginç olanları da vardır: Örneğin, 12 Eylül’deki “ Hamilelik Günü “, 1 İsmet, Rus Dostlarıyla Enstitü Binasında - St. PetersburgNisan’daki “ Kahkaha Bayramı “ ve Prens ile bir köylü kızının aşkının hikayesinden esinlenerek ilan edilen 8 Haziran’daki “ Aile Mutluluğu Bayramı “, başka ülkelerde alışık olunmayan birkaç özel gündür. Bu arada, 2008 yılı Rusya’da “ Türkiye Yılı “  ilan edilmiştir. Ruslar, insan ilişkilerinde, genelde soğuk mizaçlı gibidirler. Fakat, ilişkinin ilerleyen süreci içinde, çok candan ve paylaşımcı oldukları hemen hissedilir. Önce mesafeli olup, sonra açılırlar. Aradıkları temel ölçü, güvendir. Son yıllarda; değişen şartlarla para ilişkisi öne çıkmasına rağmen, “ ilişkide güven “ Rus insanının, karşısındakiyle kurmak istediği ilişkinin temel biçimidir.  

Ruslar dostluğa çok önem verirler. Karşı tarafın samimiyetine istinaden kalıcı dostluklar kurmaya çalışırlar. Dostlarını ziyaret etmek, onlarla birlikte zaman geçirmek, Ruslar için vazgeçilmez bir tercihtir. Ara sıra Türkiye’ye gelen, dostluğumuzun olduğu genç bir Rus ailenin, Türkiye’ye her gelişlerinde; saatlerce süren yolu göze alarak, araba kiralayıp, bazen, sadece birkaç saatlik sohbet için bile, yaşadığım yerde beni ziyaretleri, kalıcı dostluğa ne kadar önem verdiklerinin bendeki unutamayacağım örneğidir.  

Kış Mevsiminde Neva Nehri ve İsmet - St. PetersburgUzaktan bakıldığında çok sağlam olmadığı sanılan Rus aile yapısı, aslında sıkı aile bağlarıyla örülüdür. Aile fertlerinin tümü, birbirine karşı son derece saygılı ve hoşgörülüdür. Çok istisnai haller dışında, ciddi iç tartışmalar çok fazla yaşanmaz. Bireyler, kişilik haklarına tecavüz etmemek kaydıyla, günlük hayatın özgür bireyleridir. Fakat, aile içi hukukun zedelenmemesine itina gösterirler. Bünye içindeki ufak tefek sorunlar ve didişmelerin çözümü;  ya bir demet çiçek ya da bir tatlı öpücüktür.  Aile bireylerinin her biri, kendi işi dışında farklı sosyal aktivitelerde bulunmaya gayret ederler. Kız çocuklarının piyano merakıyla beraber, aile fertlerinin çoğu, mutlaka bir enstrüman çalmasını bilir. Geleneksel Rus çalgısı olan “ Balalayka “ neredeyse her Rus evinde bulunur. Aile bireylerinin isimlerinde, geleneksel isimler çoğunluktadır. Andrey, Sergey, Aleksandr gibi erkek isimleri yanında; ışık, doğa ve umut anlamına gelen Svetlana ( Sveta ), Natalya ( Nataşa ), Nadejda ( Nadya ) çoğunluk kız isimleridir. Nüfus bilgilerinde; isim, soyadı ve baba adı birlikte kullanılır. Babanın ismi, erkeklerde – iç, viç -, bayanlarda –  ov, ova, evna – gibi ( Pavloviç, Pavlovna; Pavlov’un oğlu, ya da kızı anlamında ) takılar alır. 

Bu arada, Rus evlerinde yerleşim düzeni de ilginçtir. Bizlerdeki kalabalık aile nüfusu ve olması gerekenden Kremlin Sarayı İçi ve İsmet - Moskovabüyük ev düzeni yoktur Rusya’da. Genelde her biri 5–15 katlı, birbirine yanaşık, içinde çok sayıda evin bulunduğu, geniş bloklu binalardan oluşur Rus ikametleri. Binaların her biri bir köy nüfusu kadar insan barındırır. Binaların dış cepheleri genelde mimari estetikten uzaktır. Ancak, merkezlerdeki yapılarda mimarlık sanatının değişik örneklerini görmek mümkündür. Binalarda dikkat çeken bir nokta, balkonların ya hiç olmaması, ya da; olanların, oturmak yerine daha çok göze hitap etmesi amaçlı olmasıdır. Son yıllarda değişikliğe uğramasına karşın, Rus evleri, önceleri tüm birey ve ailelerin ikamet sorununu çözmeye yönelik bir konut politikası ile yapılıyor ve ihtiyaca cevap verebilecek şekilde planlanıyordu. Buna göre; her aileye, çocuk sayısına ve nüfusa göre küçük ya da büyük ev verilmekteydi. Fakat evler, gereksiz bölümlerle donatılmak yerine ihtiyaca cevap verecek asgari bölümlerden oluşuyordu. Bağımsız bir eve yerleştirilemeyenler için de, banyo ve mutfağın birlikte kullanıldığı “ Komunalnaya “ denilen ortak yerleşim mekanları oluşturulmuştu. Rus evlerindeki mutfak, banyo ve tuvaletler, bizlerdeki gibi geniş bölümlerden oluşmaz. Bu kısımlar, sadece ihtiyaca cevap verecek şekilde yapılmışlardır. Hatta, bu bölümlerin kapıları, çoğu evde bizdekilerin tersine, içeri değil, dışarı açılır. Rus kentlerinde caddeler, birkaç şeritli geniş bulvarlardan oluşur. Son yıllara kadar ciddi bir trafik problemi yaşanmazdı. Özellikle metro sistemi, büyük kentlerde yaygın bir şehir içi ulaşım ağı oluşturmaktaydı. Her biri birer sanat müzesi gibi olan, yerin altındaki metro istasyonları, ülkenin hem sanata verdiği değerin, hem de Rus toplumunun günlük yaşamından bir kesitin görülmesi açısından ilginç bir barometre oluşturur. Bunlardan Moskova ve St. Petersburg Metrosu çok ünlüdür ve her iki kentin insan sirkülasyonunda önemli bir işlev sahibidirler. Örneğin Moskova Metrosu, şu an 12 hat ve 170 civarında istasyon üzerine kurulu, günde 9 milyon insan taşıyan bir trafik ağıdır. 

Kızıl Meydan Önü - MoskovaRusya’da caddelerin genişliği kadar, kaldırımlar da geniştir. Kentin merkezi alanlarındakileri bile serbestçe yürüyebilme olanağı sunar. İşyerleri, merkezi kısımlarda yoğunluklu olmakla beraber, yerleşim mekanlarının bulunduğu her tarafa dağılmış durumdadırlar. Kent insanının her ihtiyacını, bulunduğu yerde kolayca karşılayabilmesi için her tür işyeri, her tarafa kurulmuş olup, buralar birer küçük merkez gibidirler. Eskiden merkezi planlamanın bir tezahürü olan bu ekonomik, sosyal faaliyetler, sistemin değişmesiyle beraber azalmış, fonksiyonsuzlaşmaları üzerine, “ Bufet “ denilen küçük büfelerle başlayıp, giderek genişleyen özel girişimcilik ikame olmuştur. Kanaatimce; özel durumlar dışında, ilk Rus zenginleri bu Bufetlerden ( büfelerden ) ortaya çıkmış, sermaye birikiminin ilk kaynağını bu Bufetler oluşturmuştur. İlk yıllarında, daha ticaret yapma özelliği bile olmayan Bufet sahiplerinin, günümüzde yetkin bir ticaret erbabı haline dönüşmeleri, Rus insanının değişen şartlara ayak uydurmakta ne kadar da maharetli olduklarının görülmesi açısından önem arz etmektedir. Şimdilerde ciddi ekonomik potansiyele sahip bir Rus dostumun, 90’lı yılların başında sahip olduğu küçük bir Bufet’deki kar – zarar hesabını, sağ ve sol cep giriş – çıkışları olarak yapışı, o günlerin ticaret felsefesine ilişkin, biraz güldüğüm, bugünkü duruma bakınca, biraz da gıpta ettiğim bir ilginç hafıza kaydımdır.  

 

Bugün önemli bir sermaye birikimine neden olmasa da, ailelerin ekonomik bir kazanç kapısı olması Nevski Bulvarı’nda Kanal - St. Petersburgnedeniyle kaldırım tezgahları ve kent – semt pazarları, tarımsal ve ticari ürünleriyle kırsal kesim Rus toplumunun genel hatlarıyla uğraş ve yaşayış biçimine dair ipuçları verir.  Söz pazaryerlerlerinden açılmışken, Rus mutfağının da kendine has lezzetinden bahsetmek gerekmektedir. Rus halkı, genelde yemeğe çok düşkün bir toplum değildir. Daha çok hafif yiyecekler, pastalar, et, tavuk ve balık ağırlıklı tabaklar yemek masalarının ana mönüsünü oluşturur. Votka dışında muhtelif meyve suları ve şaraplar, yemeklerin eşsiz tamamlayıcılarıdır. Kahvaltılarda, börek benzeri muhtelif açma türleri her zaman hazır bulunur. Açmalar içinde kaşarpeynirli olanı, en çok tercih edilenidir. Rus mutfağının en beğenilenleri arasında “ Borş Çorbası “ ilk sırayı alır. Gerçekte Rusya’ya ait olup olmadığı halen tartışmalı olan Borş Çorbası, her şeye karşın geleneksel Rus mutfağının vazgeçilmezidir. Muhtelif sebze ve etten yapılan bu çorba, evlerde sıkça yapılmasının yanında, restoranlarda da servisin ilkini oluşturur. Restoran mönülerinin, özellikle son yıllarda sadece zengin masalarına konuk olabilen en kıymetli yiyeceği de, “ siyah havyar “dır. Havyarın kıymetinin simetrisi de, son zamanlara kadar ülkede çok fazla bulunmayan siyah zeytindir. Rusya’ya geleceğimi bilen bir arkadaşımın, “ istediğin bir şey var mı? “ sorusu üzerine,  “ zeytin, mutlaka! “ cevabı, asla unutmayacağım bir telefon anekdotumdur.  

Kızıl Meydan, Lenin Mozolesi Önü - MoskovaRusya, diğer ülkelerdeki yaşamın günlük akışına bakınca, iklimi soğuk gibi gelse de, aslında insanlarının günlük hayattaki sıcak yaşamına tanıklık eder. Uzaktan bakınca; dili, anlaşılması zor, insan coğrafyası bazen yakın, bazen uzak, içlerine girmeyince; kimin nerede, ne iş yaptığı, nasıl yaşadığı, hep merak konusu olan kuzey komşumuz bu ülke, esasında yakın tarihin debdebeli yıllarına hep en önde tanıklık etti. Son yirmi yıl dünyasının, değişen coğrafyasının çiziminde en aktif rolü onlar oynadı. Yaşamın iniş – çıkışlarında, önemli virajların oluşmasında;  ülkesine, Rus insanı da eşlik etti. Gorbaçov’un Foros Körfezi’nde tutsak edilmesine sevindi. Yeltsin’in Beyaz Ev önünde tanklar üzerine çıkmasına alkış tuttu. Parlamento binasının kuşatılıp, Meclis Başkanı Ruslan Hasbulatov ve parlamenterlerin elleri başlarında ele geçirilmesini de, bir zamanlar çok meraklısı oldukları “ Zenginler De Ağlar “ dizisini izler gibi seyretti. Sanki, her şey “ gelen ağam, giden paşam “ gibiydi onlara! Çok da hevesliydiler yeni şeylere! Zaten çok çabuk alışmışlardı bu hayata! Ama gelin görün ki, yağmurdan kaçarken doluya tutulmuşlardı:  

Şimdi, eskiye göre çok şey değişti Rusya’da. Her köşe başında yeni zenginler türedi. Daha birkaç yıl Kremlin Sarayı Önü ve İsmetöncesine kadar sıfırları bile olmayan maaş ve gelirlerle geçinen bu insanların, izleyenleri hayrete düşürecek yetenekleri sayesinde ulaştıkları zenginlik, göz kamaştırır durumda. Az bir kesimin sahip olduğu olağanüstü zenginlik yanında, milyonlarca insanın içinde bulunduğu yaşam şartları ve bunun yarattığı paradoks Rusya sohbetlerinin ana konusunu oluşturuyor.  Yaşam; dolara koşanların mücadeleleriyle dolu şimdi Rusya’da! Dolar için, kimileri evindeki bazı şeylerini pazara götürürken, bazıları da cazibesini açık artırmaya çıkartıyor. Biz Türkler de, güzelliğin ne kadar da para eder bir şey olduğunu öğrendik, kadını tanıdık bu arada! 

Sergey ve İsmet Ev Sohbetinde - St. PetersburgAma gelin görün ki; yeni hayat, yabancısı oldukları bir çelişkiler yumağı sundu onlara… Her şey iyi gidecek sanılırken, bir de bakıldı ki; ekonomik şartlar ağırlaştı, yaşam zor çekilir oldu ülkelerinde… Sonuçta; Rus hayat tarzının sarsıldığı, Rus aile yapısının çözülmeye başladığı görüldü: Bugün Rusya’da,  ekonomik şartlar nedeniyle, evlilikler bile eski yıllara göre azalmış, evlilik dışı yaşayan çiftlerin sayısında artış olmuş durumda. Son yıllarda sayıları giderek artan boşanmaların çoğundaki temel etkenin, ekonomik sorunlar olduğu söyleniyor. Ve yine içinde bulundukları yaşam zorluğuna dayanamayıp intihar edenlerin hızla arttığı ileri sürülüyor. Zaten alkol meraklısı olan Rus insanının, ekonomik şartların ağırlığı karşısında, kendini daha da alkole vererek, yaşamın dışına çekildiği haberler arasında yer alıyor. AİDS’in de bugün Rus insanı için ciddi bir tehlike haline geldiği, herkesin kabulüdür. 

 

Ama, ben Rusya’yı gene çok severim. O, benim ilk göz ağrım! Bazen üzülür, bazen çok kızarım! Kızarım Kış Mevsiminde Kızıl Meydan - Moskovaama, bizde bir söz vardır: “ Kasap, sevdiği deriyi alır alır yere çarpar! “ Kızmam, biraz da ona benzer. Aslında, bir şey hariç, hepsini hak etti o! Ama, bir şey hariç:  Biliriz ki, Rus kızları güzeldir. Sarı saçlı, mavi gözlü, beyaz tenli, kırmızı dudak boyalı, sütun gibi bacaklı, heykel gibi dimdik ve etkileyici…Bizim buralarda pek görünmez öylesi! Ama bir göründü mü, çok durmaz, hemen gözden kaybolur. Selvi gibi boyu vardır, ama salına salınadır gidişi! Gider, gider ama, rüzgarını bırakır izleyenlerine! Çünkü bir başkadır gidişi selvi boylunun, salına salına bile olsa! Belki de güzelliği ondandır! 

Rusya da, kızlarına benzer. Bir varmış, bir yokmuş gibidir! İnsanlarını, ülkesi dünyanın bir güç dengesi olma mağrurluğuyla yaşatan, her bir bireyi birer ayaklı kütüphane gibi olan, iklimi soğuk, kendi sıcak insanlar ülkesi, şimdilerde, kendinden çok koptu. Yerinde, yeller esiyor! Gelişi debdebeli ve zor oldu. Ama, ya gidişi? Ya gidişi? “ Selvi boylunun gidişine benzedi. Hem de, salına salına! “ O, işte bir tek bunu hak etmedi! 

İSMET İNCE

( Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi Gezi Dergisi’nin 19 Mart 2008 tarih ve 126 nolu sayısında yayımlanmıştır. )

Vietnam’ın Ho Chi Minh Kenti’nden bindiğim küçük bir dolmuşla Kamboçya sınırına geldiğimde de yaşamıştım aynı hüznü! Vizeyi Hanoi’den aldığım için zor olmadı sınırdan geçişim. Sınırın Kamboçya tarafında bekleyen başka bir arabayla  girdim başkent Pnom Penh’e. Akşam saatleriydi ve hemen en yakın otele yerleşerek başladı Kamboçya’lı günlerim. Başkent Pnom Penh, 2 milyon nüfuslu geri bir kent.  İsmini, bir tepeye tapınak Ölüm Tarlaları Müzesi - Pnom Penhyaptıran Penh isimli kadından almış. 

            Şehrin en önemli ziyaret noktası, 1975-79 yılları arasında yönetimde bulunan Pol Pot’un “ Ölüm Tarlaları “ olarak bilinen, merkezden 20 kilometre mesafedeki Choeung Ek bölgesindeki geniş alana kurulu müzedir. Nehir kenarındaki bu açık hava müzesinin girişinde 1988 yılında yapılan ve içinde 8 bin kafatası bulunan ilginç mimarili bir  bina  karşılıyor gelenleri. 1975-79 yılları arası Pol Pot idaresindeki Kızıl Kmerlerin, bu alanda 40 bin civarında insanı öldürdükleri söyleniyor. Pol Pot yönetiminin sona ermesinden sonra açılan çukurların sayısı 100’den fazla.  Bazı çukurların üzerinde, o çukura gömülenlerin sayılarıyla ilgili tabelalar mevcut. Ölüm Tarlalarını dolaşmak birkaç saat zaman alıyor.  Pnom Penh’in merkez sokaklarından , yine Pol Pot döneminde cezaevi olarak Soykırım Müzesi’nde ( Cezaevi ) Kafatasları  Pnom Penhkullanılan, etrafı yüksek duvarlarla çevrili, halk arasında Toul Sleng olarak bilinen “ Soykırım Müzesi “ bulunur. Geniş bir alan üzerine kurulu bu cezaevi, önceleri okul iken, Kızıl Kmerlerce kapatılarak, 1975’de cezaevine dönüştürülmüş. Pol Pot yönetimine karşı olanların tutsak edildiği bu cezaevinde, Kamboçyalılarla beraber başka ülke vatandaşları da hapsedilmiş. Birkaç katlı dört ayrı binadan oluşan cezaevinde her yaştan insan, bir kısmı ölümle sonuçlanan pek çok sorgu yöntemlerinden geçirilmiş. Her tür baskı ve şiddetin kullanıldığı cezaevinden götürülen 20 bin civarında kişinin Ölüm Tarlalarında açılan çukurlara gömüldüğü anlatılıyor. İçinde çok sayıda hücrenin bulunduğu cezaevinin bazı odalarında işkence ile öldürülenlerin resimleri, duvarlarda asılı. Cezaevi, Pol Pot döneminin sona ermesi üzerine, 1980’de müze haline dönüştürülmüş.    Pnom Penh’in Mekong Nehri’ne yakın bir büyük bulvarı üzerinde, bağımsızlık sembolü olan  Zafer Anıtı, biraz ileride Kraliyet Sarayı’na ait bir bina - Pnom PenhKraliyet Sarayı ve Gümüş Tapınak  yer alıyor. Kraliyet Sarayı’nın bahçe duvarlarındaki süslemeler ve binadaki işlemeler ilgi çekici. Gümüş Tapınak’ta bulunan 90 kilogram ağırlığındaki Buda Heykeli’nin yüzü altınla kaplı. Çatıya 5 binden fazla gümüş kiremit döşenmiş. Bulvarın köşe başında Ulusal Müze bulunur. Müzede, Kmer tarihine ait çok sayıda eser sergilenmekte.   Tayland sınırına yakın Siem Reap, dünyaca ünlü Angkor Tapınakları’na ev sahipliği yapar. 9. Yüzyıl’dan itibaren Uzakdoğu’da 600 yıl boyunca hükümranlık kuran Kmer Krallığı döneminde yapılan Angkor Tapınakları, Unesco’nun Dünya Mirası listesinde yer alıyor. İki günde ancak gezilebilen tapınakların en ünlüleri; Angkor Vat, Angkor Thom, Bayon, Ta Phrom, Bakong ve Banteay Srei’dir. Tapınaklardan, özellikle Ta Phrom ve Ta Som bölgesindekileri, ağaç kökleriyle sarılı olmaları nedeniyle çok ilgi çekiyor.   

            Kamboçya, 13,5 milyon nüfuslu, halkının % 90’ı Kmer, geri kalanları muhtelif Pazaryeri - Pnom Penhetnik gruplardan oluşan bir ülke. Halkın % 90’ı Budist. Budizm, Kamboçya’da 1000 yıldan fazla var olan bir öğreti. Ülkenin her yanında bunun etkisini görmek mümkün. Ülkede 3300’den fazla  Budist tapınağı olduğu söyleniyor.

            Kamboçya’dan Tayland’a geçmek üzere bindiğim dolmuşla 180 kilometrelik yolu 9 saatte tamamlayabildik. Şoföre, yolculuk esnasında, defalarca “ yolun neden uzadığını “ sormuş, her defasında;  “ merak etmeyin! “ cevabını almıştım. Sınıra vardığımızda ; iyice meraklanmıştım  ve son kez sordum : “ Yol niye uzadı ? “ Şoför, bu defa hüzünlü bakışlarla cevabını  verdi : “ Bu bölgede hala Pol Pot’un adamları olduğu söyleniyor. Güvenlik nedeniyle dolambaçlı yollardan geldik! “  Tayland tarafına geçmek için hızlı adımlarla yürüyordum. Ama, aklım hala oradaydı : Yani, “ Ölüm Tarlaları’nda, Soykırım Müzesi’nde, sayısı 2 milyonu bulan, toprağa gömülü Kamboçyalılar’da ! “

İSMET İNCE

( Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi Gezi Dergisinin 8 Ağustos 2007 tarih ve 94 sayısında yayınlanmıştır. ) 

Jeepneyler - Angeles - FilipinlerNereden bilirdim ki, okyanustan gelen bir tayfunun gezi programımı etkileyeceğini… Halbuki Manila Havaalanı’na inişimle, her şey ne de güzel başlamıştı; yağmurun hafif hafif çiselediği tatlı bir eylül akşamında..

Evet, geçmişten bu yana savaş ve depremlerle iç içe yaşayan Filipinler, bir yandan da tayfunlarla, fırtınalarla boğuşmaya devam ediyor. Ama her şeye rağmen yaşam da tüm hızıyla devam ediyor bu ülkede…

Filipinler, Türk vatandaşlarına vize uygulamayan az sayıdaki ülkelerden biri. Ülkeye girişte 21 günlük kalış izni veriliyor. Kısa süren işlemlerden sonra, 7107 adadan oluşan bu gizemli ülkenin başkenti Manila’dayım..Havaalanının çıkışında bekleyen lüks araçlardan biriyle kalacağım otele geçiyorum. Karanlık bir akşamla başlayan Manila’lı günlerim; gündüzleri sıcak ve nemli, akşamları ise lambasızlıktan karanlıklara bürünmüş sokak ve caddelerdeki gezintilerimle geçiyor.

Manila, Filipinler’in en büyük adası olan Luzon’da yer alıyor. 12 Milyon Muz Satan Öğrenci - Angeles - Filipinlerinsan barındırıyor bu kent. Kent merkezi nispeten gelişmiş olmasına rağmen, diğer bölgeler hayli geri ve bakımsız.. Şehir içi ulaşım, tüm caddelerde arı gibi işleyen Jeepney’ler ve hurdaya dönüşmüş otobüslerle yapılıyor. Özellikle Jeepney’ ler, şehir içi taşımacılığın temelini oluşturuyorlar. Cipten daha uzun, üzeri kapalı, iki yanı açık, yaklaşık 20 kişi alabilen yolcu taşıma araçları bunlar..1940’larda ABD askerlerince Filipinler’e getirilmiş olan savaşın egzotik araçları Jeep’ lerden esinlenerek, girişimci Filipinlilerin ustalığıyla ortaya çıkartılmışlar. Ön taraftaki şoför mahallinin dışında, her tarafı açık..Her yere gidebilmeleri ve ucuz olmaları nedeniyle Manila’da tercih edilen en gözde toplu taşıma aracı…

Kapalı Pazar Yeri - Bagguio - FilipinlerRoxas Bulvarı üzerindeki Kültür Kompleksi, Çocuk Müzesi ve gezip görülebilecek daha pek çok yere sahip kentin en ilgi çekici tarafını Intramuros Bölgesi oluşturuyor. “Duvarların içinde“ anlamına gelen Intramuros, merkeze yakın bir yerde kurulmuş. 64 hektarlık bir alanda beşgen şeklinde, etrafı geniş ve yüksek 4,5 km. uzunluğunda duvarla çevrili bir bölge. Cadde ve sokakları dar, ancak temiz bir yer. İçerideki tarihi doku korunmuş olduğu için çok katlı yapılaşma yok. Bölgede kiliseler, okullar, müzeler, alış veriş merkezleri ve uzun yıllar hapishane olarak kullanılmış bir kale mevcut. Intramuros, Manila’nın ilk kurulduğu yer olup, birkaç kez depremde yıkılmış ve yeniden inşa edilerek, kentin en önemli turistik merkezi haline dönüşmüş.

Intramuros’un hemen önündeki Rizal Park’ının bir köşesinde Dr. Rizal Dr. Rizal Anıtı - Manila - FilipinlerAnıtı yükseliyor. Dr.Rizal, İspanyollara karşı mücadele etmiş Filipinli bir özgürlük savaşçısı. Genç yaşta 20 civarında yabancı dil öğrenmiş, şair ve yazar, ulusal bir  kahraman. 35 yaşında iken yargılanıp 30 Ekim 1896’da idam edilmiş. 30,5 m. Yüksekliğindeki anıtı, idam edildiği yere dikmişler…

Merkezdeki Malate, Ermita bölgeleri ve ünlü Mabini Caddesi, Manila’da ki eğlence ve gece hayatının odak yeri. Viagraların ulu orta insanlar tarafından sokaklarda  satıldığı bir yer…

Birkaç gün sonra Mindoro adasındaki Puerto Galera’ya, oradan da ünlü Sabang Plajı’na geçiyorum. Deniz ve yağmurun kardeş gibi olduğu Sabang, dünyanın dört bir köşesinden gelen turistlerle dolup taşan bir tatil ve dalış merkezi.Küçük bir köy olmasına karşılık, çok sayıda otel, pansiyon, restoran ve diskotek yer alıyor.

Başkentten bir manzara - Manila - FilipinlerSabang’tan beyaz kumsallarıyla ünlü Boracay Adası’na geçme planlarımı yaparken, gece patlayan Manila merkezli tayfun bir anda uçak, otobüs ve tekne seferlerinin iptaline neden olunca, rotamı ülkenin kuzeyine çevirmek zorunda kalıyorum. Kalmış olduğum otel ayakta, ancak civardaki çok sayıda binada önemli hasarlar oluşmuş. Tayfunda yüzlerce ölü, binlerce yıkılan ev ve kayıp insan var.Her tarafta ciddi hasarın görüldüğü Manila, üç gün elektriksiz kalıyor.,.

Luzon Adası’nın kuzey kısımlarında Bagguio ve Banaue kentleri yer alıyor. Her iki kent te, dağlık bir bölgede kurulmuş olduğundan, güney kesimlerdeki sıcağın etkisi pek görülmüyor. Deniz seviyesinden 2000 metre. yükseklikte yer alan Bagguio, ülkenin bir oksijen deposu olmasına karşılık; yine dağlar üzerindeki Banaue  pirinç tarlalarıyla önemli bir ziyaret noktasını oluşturuyor.

Bunların dışında, ismini civardaki bir ağaçtan alan Sampaloc Gölü Temizlikçi Kadın - Manila - Filipinleryakınlarında yer alan San Pablo, 100 Adalar’a yapılan gezilerde konaklama kentleri işlevini gören Lucap,Alaminos ve bir zamanlar Amerikan Donanması’na üs merkezi oluşturmuş,aynı zamanda Luzon Adası’nın önemli bir kumsalı olan Subic ve de dönüş yolu üzerindeki Olongapo gezimin belirli duraklarını oluşturuyor.Tabii ki,binlerce adadan meydana gelen bu ülkede,böylesine kısa bir süre içinde ancak bu kadar yer gezilebiliyor.Filipinler,özellikle, deniz ve dalışa meraklı olanlar için ideal bir tatil ülkesi.

Ülkenin 299.000 km² ‘lik bir kesiminde 85 milyon insan yaşıyor. 10 ayrı dil ve 87 ayrı diyalekt konuşan halkın % 83’ü Katolik, % 9’u Protestan, % 5’i Müslüman, geriye kalanı da Budist’lerden oluşuyor. İngilizce’nin yaygın bir şekilde konuşulduğu ülkenin resmi dili ise Tagalogca.

Sabang Plajı - Mindoro Adası - FilipinlerTropikal iklime sahip Filipinler’de 12.000 değişik bitki türü bulunuyor.. Dünyadaki 500 İstiridye Mercanı türünün 488’ i ve dünyadaki en büyük 8 istiridyenin 7 tanesi bu ülkenin sularında yaşıyor.,Tarım ve hizmet sektörünün yanı sıra, özellikle son yıllarda deniz ürünleri ticareti ve turizm, ülke ekonomisinin lokomotifleri konumunda.

Bir ekim günü sıcağının nemli saatlerinde, biraz da gözüm arkada kalarak, Filipinler’den ayrılmak üzere havaalanının yolunu tuttuğumda; denizi, kumsalı, renkli akşamları, yemyeşil doğası; yoksul; ama okyanusun ortasında mutluluk aramaya çalışan siyah renkli insanların ülkesi Sampaloc Gölü - San Pablo - FilipinlerFilipinler’i geride bırakmaya hazırlanıyorum…

Uçağım havalandığı zaman; yağmurun ne zaman yağacağı, sıcağın ne zaman kaybolacağı belli olmayan bir ülke bırakıyorum arkamda..Yaşamı savaş ve depremlerle geçmiş yaşlı bir Filipinliye “bu ne ki; sen asıl bundan sonrakine bak !. ” dedirten tayfunlarla yaşamaya çalışan bir ülke..Sanki, “hayata nişanlı, tayfuna sözlü” gibi  !

İSMET İNCE

Sonraki Sayfa »