(Bu yazı, Ankaralı Gezginler Grubu’na ait “Gezgin Gözüyle Afrika” isimli kitapta yayınlanmıştır.)

 

                              “ EDUARDO MONDLANE’NİN RÜYASI “   

                                             MOZAMBİK CUMHURİYETİ…

Eduardo Chivambo Mondlane, Portekiz Doğu Afrika’sındaki Tsonga Kabilesi’nin Bantu dili konuşan bir kabile reisinin onaltı oğlundan dördüncüsü olarak 20 Haziran 1920’de dünyaya geldi. Oniki yaşına kadar koyun sürücüsü olarak çalıştı. Eğitiminin ileriki yıllarında antropoloji ve sosyoloji okudu. ABD’de bulunduğu sırada Janet Rae Johnson isimli bir kadınla evlendi ve ondan üç çocuğu oldu. ABD’de yaşıyordu, iyi bir işi ve mutlu bir ailesi vardı. Ara sıra ülkesine gidip gelirdi. Bir defasında onu, çok sevdiği halkı coşkuyla karşıladı ve artık o, kendini, kendi ifadesiyle “halkının özgürlük mücadelesi”nde buldu. 1962’de FRELİMO’nun ilk başkanı seçildi. 1964’te gerilla savaşına başladı. Bir rüyası vardı onun: Özgür “Mozambik Cumhuriyeti!”

Swaziland’ın Manzini kentinden kalkan bir minibüsle adım attım bu rüyaya! Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Johannesburg kentindeki elçiliklerinden almıştım vizeyi… Sınırdan geçişimiz zor olmadı bu yüzden! Esasında, sınırdan da vize alınabildiğini söylemişlerdi, ama burası Afrika ya, sınırda ne olacağı belli olmazdı. Emin olmak istemiştim her şeyden!

Gümrük kapısında sıcak tavırlarıyla görevliler karşıladı minibüstekileri! Giriş işlemleri için pasaportumu uzattığım görevlinin “almaz mısınız “ diye işaret ettiği duvarda asılı prezervatif kutusu, Afrika olunduğunun hiç akıldan çıkartılmaması gerektiğinin samimi bir uyarısıydı!

Başkent Maputo’ya varışımız akşam 17 sularını bulmuştu. Yağmur hafif çiseliyor, damlalar nazlı nazlı düşüyordu. Şehir merkezine yakın bir yerde indirdiler beni. Etraf kalabalıktı. Akşam saati yaklaşmıştı ve hemen kalacak bir yer bulmam lazımdı. Sokaklarda dolaşıp, en yakındaki yer olduğunu öğrendiğim Patrice Lumumba 545 nolu adresteki The Base Backpakers’u bulup, yerleştim. Havanın kararmasıyla, sokak lambalarının yanması ve insanların evlerine çekilmesi birbirini izledi. Ama heves bu ya; duramadım, kendimi sokağa attım.

Dünyanın muhtelif ülkelerindeki sosyalist devrim lider ve önderlerinin isimleriyle donatılmış Maputo’nun bu sokakları, tam üç günümü aldı. Bazen merak, bazen de heves ve şaşkınlığı bir arada yaşatan, heyecanlı Maputolu günlerim hep, adını 17 Ocak 1961’de kurşuna dizilerek öldürülen Kongo Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin ilk Başbakanı’ndan alan Patrice Lumumba’dan başladı.

Maputo, eski ile yeniyi, yoksullukla zenginliği, kolonyal mimari ile moderniteyi bir arada yaşatan bir kent. Her şeyi sunuyor konuklarına Maputo!

Kaldığım hostelin sokağının merkez tarafındaki çıkışında her gün karşılaştığım bir bina var: Demir Ev!

Samora Machel Bulvarı’nın köşe başındaki bu bina, Paris’teki ünlü kuleyi yapan Eiffel’in 1892 yılındaki eseri olup, Maputo’ya gönderilerek, bahçe içine yerleştirilmiş. Zaman içinde muhtelif amaçlarla kullanılan bu yapı, şimdilerde Ulusal Kültür Merkezi olarak kullanılıyor. Bahçenin bir köşesine de, gene demirden bir adam heykeli yerleştirilmiş ki, ziyaretçilerin ilgisini çekmemesi imkânsız. Demir Ev’in hemen yanı başında ve bulvar üzerinde Tunduru Botanik Parkı yer alıyor. Park, Maputoluların bir dinlence ve cimnastik alanı gibi! Samora Machel, Josina Machel ve Patrice Lumumba Bulvarları’nın kesiştiği alanda İndependencia Meydanı karşılardı beni her gün… Meydanın bir köşesinde, dikkat çeken mimarisiyle Belediye Binası alanın bekçisi gibi duruyor. Binanın yan tarafında görkemli kulesiyle Katedral, görenlerin en azından yarım saatini kendine hapsediyor. Beyaz renkli Katedral, 1944 yılında inşa edilmiş.

Maputo’nun caddeleri geniş, kaldırımları şenlikli. Her tür ürünü görmek ve satın almak mümkün kaldırımlarda. Genellikle, meyve-sebze ve giyecek eşyaları satılıyor buralarda. Bazıları da sokak sergilerini andırıyor. Pazarlık her yerde geçerli. Kaldırım tezgâhlarındaki siyah Mozambik insanıyla sohbet keyif veriyor taraflara. Yakıcı Maputo sokakları, yemyeşil ağaçlarla kaplı. Bu, hem soluklanma hem de gezi kolaylığı sağlıyor konuklarına! Yürüyerek dolaşmak büyük zevk Maputo’da. Ara sıra karşılaşılan güvenlik görevlilerinin pasaport kontrolü bile bu zevkten mahrum bırakmıyor insanı. Nereye gitseniz tarih ve sanat kokan kentin çoğu yerinde, özellikle mimari hayat tarzında Portekiz etkisini görmek mümkün. Zaten eski bir Portekiz sömürgesi olan Mozambik’in başkent Maputo’sunda en dikkat çeken yapılar; sömürge döneminden kalma tarihi binaları…

Sahilden gelen yumuşak rüzgâr, kıyı şeridinden koparmıyor insanı. Önce, 25 Haziran Meydanı’ndaki Maputo Limanı, ardından Çalışanlar Meydanı’nı süsleyen yakındaki Tren Garı, Merkez Pazarı, ayakta duran kadın anıtı ve civarı Maputo meraklılarının tüm gününü alıyor.

Tren Garı, 20. Yüzyıl’a ait görkemli bir yapı. İstasyon limana yakın bir yerde kurulmuş. Maputo, o yıllarda Güney Afrika’nın altın ve elmas ticareti açısından önemli bir deniz ulaşım hattı olarak görüldüğünden, istasyon limana yakın bir yere kurulmuş. 19.Yüzyıl Maputo’sunun tarifi olarak kabul edilen istasyon, mimar Gustave Eiffel tarafından dizayn edilmiş. Harikulade bir mimariye sahip bu istasyon, binasının görkemi sayesinde, 2009 yılında Newsweek Dergisi’nce “ dünyanın en güzel yedinci tren istasyonu “seçilmiş. İstasyonun içi değil ama, ön kısmı günün her saatinde hayli kalabalık oluyor. Maputo Merkez Pazarı, istasyonun hemen yan tarafında yoğun insan ve araç trafiği arasında “ ziyarete mutlaka gelin “ der gibi bekliyor. Mimarideki cephe nakışlarının etkisinden kendini kurtarabilenlerin zamanlarının daha fazlasını harcayabilecekleri bir iç yaşamı var pazarın. Pek çok tezgâhın bulunduğu pazaryerinde her şey mevcut, ancak en ilgi çekenleri kasap ve balık tezgâhları… Fotoğraf çekmek kolay olmuyor. Özellikle kadın satıcılar, kendini göstermemek için, tezgâhlarını terk etmeyi bile göze alıyorlar. 25 Eylül Bulvarı üzerindeki Maputo Pazarı, 1901’de inşa edilmiş.

Çalışanlar Meydanı’nın tam ortasındaki anıt, öldürdüğü kobra yılanını taşıyan bir kadın heykeli. Heykelin alt kısmında 1. Dünya Savaşı’nın acımasızlığını tasvir eden, Mozambik askerlerinin anısına bir kaide yerleştirilmiş. Anıt, hem Maputo Garı’nı, hem pazarı izler gibi dimdik ayakta. Meydanın arka sokağında Mozambik Müslümanlarının ibadet sembolü, 20. Yüzyıl başlarında ibadete açılan ünlü Jamma Mescit de, beyaz yapısıyla bölgeyi renklendirmektedir.

Maputo, muhtelif müzelere de ev sahipliği yapar. Bunlardan, Dos Martires De Mueda Caddesi üzerindeki 16. Yüzyıl’da yapılmış olan, Doğal Tarih Müzesi, ihtiva ettiği etnografya bölümü ile ünlüdür. Mozambik’teki hayvan türlerinin çoğuyla, dünyanın en küçük fil örneklerinin sergilendiği bir müzedir. Bahçesine muhtelif dinozor modelleri yerleştirilmiş. Son derece ilgi çekiciydi.

Ho Chi Minh Bulvarı üzerindeki Ulusal Sanat Müzesi, Mozambik heykel sanatının değişik koleksiyonunu sunar. Müze bahçesinde ağaç oyma işi yapan ustalar çalışıyor. Ağaç oymacılığının değişik tekniklerini sunmaya çalışan ustaların maharetleri, izleyenlerde derin bir hayranlık uyandırıyor.

24 Haziran Bulvarı’nda Ulusal Jeoloji ve Devrim Müzesi bulunur. Özellikle Mozambik Frelimo Devrimi’ne ait değişik enstantanelerden kesitler sunduğunu öğrendiğim Devrim Müzesini, çok arzu etmeme rağmen, binadaki yenileme çalışmaları nedeniyle, kapalıydı ve ziyaret edemedim.

Maputo, körfez kenarına kurulu bir kent. Her yeri güzel. Fakat, şehri, en geniş çehresiyle görmek için en uygun yer, sahilden botla gidilebilen hemen karşıdaki Catembe Adası’dır. Catembe’nin sokakları, sokak satıcıları, restoranları ve buralarda geçirilecek zaman, kısa bir Catembe ziyaretinde konuklarına keyifli dakikalar yaşatır; güneşin kaybolmaya yüz tuttuğu bir akşam vakti, kabaran deniz suyunun fululaştırdığı Maputo silueti, gezi yorgunluğuna karşın, terk edilmesi istenmeyen bir gönül huzuru verir izleyenlerine!

Eğlenmek mi? O da var Maputo’da! Daha çok yerel halkın gittiği eğlence mekânlarını görmek isteyenlere, sahile yakın 25 Eylül Bulvarı’ndaki, içi tam bir curcunayla dolu, Maputoluların Feira dediği, “Halk Pazarı“ gündüzleri; hele, “değişik akşam” mekânı olsun diyenlerin yolunun düşeceği; Samora Machel Bulvarı’ndaki “Gil Vicente” ile 24 Haziran Bulvarı’nın Karl Marx Bulvarı’yla kesiştiği köşenin yakınındaki “ Afrika Bar” geceleri, Maputo’ya “ geldim gidiyorum, ama gözüm arkada değil“ demek isteyenlerin, eğlencenin doruğuna çıktıkları yerlerdir. Tabii, “ertesi günü ayrılıyorum Maputo’dan, gecenin yorgunluğunu atmam, dinlenmem lazım” diyenler için de; pek çok dinlence mekânı içinde özellikle, Patrice Lumumba Caddesi üzerindeki Cardoso Oteli’ne yakın Jardin do Professor içinde bulunan “ Cafe Acacia” tepeden Maputo Körfezi’ni izlerken, yorgunluk kahvesinin tat vereceği bir yerdir.

Ehh! Daha ne diyeyim! Söylenecek çok şey var Maputo için aslında! Ehh n’olacak! Cafe Acacia’da kahve içilip, bir süre de dinlenince, yol görünür artık! Zaman gelip çatmıştır, durmak olmaz o saatten sonra! Yollar, yeni yerleri keşfe götürmek ister insanı!

Küçük bir dolmuştu sabah 5’te kaldığım pansiyondan beni alan! Henüz üç kişiydik ama Fatima’s Backpakers’den binenlerle sayımız on olmuştuk. Henüz gün ağarmamıştı Maputo’dan çıktığımızda. Hava sıcak, dolmuş rahat değildi. Zor bir yolculuk oldu. Inhambane’ye varışımız güneşin en tepede olduğu ana denk geldi. Dolmuş durağında inip, karşı kaldırımdaki restoran önünde oturan iri yarı, şişmanlıktan göbeği dışarı çıkmış, önündeki yemek tabağından başka bir şeyi gözü görmeyen bir adama sordum:

—Tavsiye edebileceğiniz temiz ve ucuz bir yer var mı? Birkaç gün kalacağım!
Boğazından başka bir şey düşünmediğini sandığım bu iri yapılı adam, parmaklarını peçete gibi üzerindeki tişörte silerek, geriye doğruldu ve cevap verdi:
—Var!

Yemeği bırakmıştı. Kendini kanıtlamak istiyordu. Bir şey istenilmiş olmasının mağrurluğuyla restoran önünde bekleyen küçük bir çocuğu çağırarak, beni, adını söylediği pansiyona götürmesini istedi. Çocukla yirmi dakika kadar yürüdük. Vardığımız yer, denize yirmi metre mesafesi olan, bahçe içinde, alt katında kafe-restoranıyla da hizmet veren, Pençao Pichincha isimli pansiyondu. Hemen odaya yerleşip, kendimi dışarı attım.

Inhambane, küçük bir yer. Kolaylıkla gezilebiliyor. Çok katlı yapılaşma yok. Geleneksel doku fazla bozulmamış. Inhambane’de dikkatime çeken şey; şehrin son derece temiz olduğuydu. Önemli bir turizm noktası olması, Inhambane’ye canlılık ve güvenlikli bir ortam getirmiş.

Inhambane, daha çok, yakınındaki sahillerle ünlü bir yer. Fakat, merkezinde görülebilecek yerleri de yok değil. Kaldığım pansiyona yakın yerdeki 18. Yüzyıl’da yapılan Nossa Senyora Katedrali, eski bir lokomotifin sergilendiği Casa de Cultura ile muhtelif müzik aletlerinin, kolonyal döneme ait fotoğraflarla, Afrika kültürünün değişik sanatsal örneklerinin sunulduğu Inhambane Müzesi, deniz dışı zamanlarda ziyaret edilebilecek merkezlerdir.

Inhambane’nin karşı kıyısında küçük yerleşim yeri, Maxixe bulunuyor. Her yarım saatte kalkan teknelerle gidilebilen Maxixe, günün birkaç saatini geçirmek üzere bulunulacak bir yer. Tarihi, turistik bir aktivite imkânı sunmamasına karşın Maxixe, özellikle tekne yolculuğu esnasında ve iskele civarında sıra bekleyen halktan kişilerle yakın sohbet ve ilişkilerde değişik anekdotlara tanıklık fırsatı verir.

Inhambane, pek çok sahile sahip olmakla birlikte, bunlar içinde Tofo ve Barra en ünlüleridir. Şehir merkezinden bu plajlara günün her saatinde dolmuşlar kalkıyor. Kısa bir yolculukla ulaşılıyor bu plajlara. Önce Tofo, sonra da Barra’ya gidiliyor. Özellikle Tofo Plajı, geniş bir alanı kapsıyor. Küçük bir köy olan Tofo, geceleri eğlence merkezleri, gündüzleri de kumsallarıyla, konuklarını ağırlamaktan hiç yorgun düşmüyor. Şehir hengâmesinden ve insan kalabalığından bir süre bile olsa uzak kalmak isteyenlerin, Mozambik sıcağına aldırış etmeksizin kendilerini atabilecekleri en güzel deniz suyuna sahip yer, hiç tereddütsüz, Tofo ve Barra Plajları. Muhtelif türdeki pek çok konaklama tesisine sahip bu plajlar, misafirlerinin ihtiyacını karşılayacak düzeyde, yeme –içme ve alış-veriş olanağı sunmaktadır.

Mozambik’te Inhambane’den sonra uğranılacak yer, hiç kuşkusuz Vilanculos’tur. Üç saate yakın süren yorucu dolmuş yolculuğu ikindi saatlerinde Vilanculos merkezinde son buluyor. Tofo ve Barra plajlarının verdiği keyif yeterdi. Fakat, Vilanculos sahilleri ve Bazarrut Adaları da, görülmek ister. Dolmuştan inince, gene aynı dert: Kalacak yer… Durumuma uygun yer bulmak kolay olmadı Vilanculos’ta! Ya fiziki şartları, ya başka şeyler kararımı zorlaştırıyordu. Fakat, sıcak hava, ikindi vakti bile dinlemiyor, vuruyordu yüzüme! Yol yorgunu olan vücut, daha fazla aramaya fırsat vermeden, kamışlardan oluşan bir küçük pansiyona kendini atmaktan başka çare bulamamıştı. Pansiyonda benden başka kimse yoktu. Bir odaya yerleştim. Enteresan bir yerdi. Bazen elektrik yanmaz, bazen su kalmazdı. Hatta bir gece vakti su bitince, görevliyle birlikte karanlıkta su getirip, leğende yıkanmak zorunda bile kalmıştım.

Vilanculos, iklimi, son derece sıcak bir kasaba. Gezmek, yürümek, bir yerlerde oturmak bile insan enerjisini tüketiyor. Ara sıra esen tozla karışık rüzgâr da, neredeyse, “ ne işin vardı burada” der gibi oluyordu. Ama sahil kısımlarına varılınca, başka bir yere gelmiş duygusuna kapılıyor insan! Büyük hevesle kalktığım bir sabah, karşıdaki Bazarrut Adaları’na gidecektim. Ama nafile! Sahildeki hiçbir tekne kalkmıyordu. Havanın hafif yağışlı ve biraz da rüzgârlı oluşu, engellemişti her şeyi! Çok dolandım, çok bekledim, ama gene de olmadı. Kendini değil, fakat kara parçasını uzaktan gördüğüm ünlü Bazarrut Adaları’yla ilgili, ertesi günü için de havanın elvermeyebileceği, bu yüzden teknelerin gitme ihtimalinin de zayıf olduğu bilgisini almam üzerine, daha fazla zaman kaybetmemek için vazgeçip, Vilankulos’tan ayrılıp, Beira tarafına geçmeye karar verdim.

Vilankulos’tan Beira yönüne sadece bir araç gidiyormuş. Yolcu talebi de çok olduğundan, mutlaka bir gün önceden yer ayırtmak gerektiğini söylediler. Köy terminaline benzeyen bir yerden kalkıyor araba. Hareket saati de gece 2,5.

Pansiyonda ışıklar yoktu. Su zaten hiç olmadı. Bütün gece uykusuz kalmıştım. Sadece kuş sesleri duyuyordum odadan ayrıldığımda! Pansiyon bekçisi yaşlı adam eşlik etti bana bir kilometre mesafedeki minibüsün kalkacağı yere kadar. Her yer zifiri karanlıktı. Ne caddede, ne minibüs durağında ışık vardı. Gece karanlığında, kimseyi seçebilmek mümkün değildi. Sadece hareketleri izleyebiliyordum. Aracın yanına vardığımda, minibüsün içi neredeyse dolmuş gibiydi. Yolcuların bir kısmı minibüsün içinde uyuyordu. İtiş-kakış ben de aralarına yerleştim.

Sabaha karşı 4 sularında hareket etmiştik. Fakat, yolculuk bu haliyle çekilecek gibi değildi. Yol üzerinde Inchope kavşağında inerek, rotamı değiştirdim ve başka bir dolmuşla Chimoio’ye yöneldim.

Chimoio’ya varışımız öğleyi bulmuştu. Daha önce birkaç defa denememe rağmen formalitelerin uzaması nedeniyle alamadığım Zimbabwe vizesi için, Machipanda sınır kapısına kadar gitmeye karar vermiştim. Chimoio’dan bir köy arabasına binip sınıra vardım. Hem Mozambik Gümrüğü’nde, hem Zimbabwe Gümrüğü’nde çok uğraşmama ve muhtelif yolları zorlamama rağmen, bir türlü Zimbabwe vizesini alamadım ve Chimoio’ya geri dönmek zorunda kaldım. Çok arzu etmeme ve bazı şeyleri göze almama karşın, Zimbabwe’ye girememiş olmak canımı sıkmıştı. Ama yapacak bir şey yoktu ve gece geç saatlere kadar sokaklarda gezinmeme rağmen, kalacak yer bulmam zor oldu Chimoio’da. Gecenin bir yarısı boşalmış sokaklarda karşılaştığım tek tük kişilerin bir miktar para karşılığı birlikte kalma tekliflerini de geri çevirmiştim. Sonuçta zar-zor bulduğum bir yerde iki günümü geçirdim.

Chimoio, Manica Eyaleti’nin başkenti olmasına rağmen geri bir yer. Sadece ana arterler biraz hareketli. Kolonyal döneme ait kütüphane belki de Chimoio’da ziyaret edilebilecek tek yer sayılır. Zimbabwe yolu üzerindeki Manica ile Machipanda sınır kapısı arasındaki Penhalonga Dağlık Bölgesi ve Chimoio civarındaki Vumba Tepeleri ile aralarına serpilmiş Mozambik köylerinin seyri; Mozambik sıcağında, ziyaretçilerini hem dinlendiriyor, hem keyif veriyor. Bu bölge, seramik ve ağaç işlemeleriyle ünlü olup, bunları her yerde görmek mümkün.

Chimoio’dan sonraki rotam Zambiya ve Malavi’ye komşu Tete Eyaleti oldu. Mozambik’te ulaşım zor oluyor. Bir yerden başka bir yere gitmek, insanın tüm zamanını alıyor. Özellikle, bu bölge araba temininin güç olduğu bir bölge.

Chimoio’dan Tete’ye sadece bir araba gidiyormuş. Bu direkt değil, Beira’dan gelen bir araç. Muhtemelen sabah saatlerinde geçebileceği söylenmişti. Bu aracı beklemekten başka yapacağım bir şey yoktu. Arabanın geçeceği caddede çok sayıda insan bu aracı bekliyordu. Aralarına ben de katıldım. Sabah 11 sularında idare eder bir otobüs geldi, ama tamamen doluydu. Ona rağmen, herkes otobüse binmek için çaba sarf ediyordu. İçeri kimseyi almadılar. Fakat ben otobüs görevlisini ikna edince, yere oturmak kaydıyla binmeme razı oldular.

Tete’ye saat 3 sıralarında vardık. Yolun sonuna doğru otobüs büyük ölçüde boşalmıştı. Şehir merkezinde indirdiler beni. Fiyatlar Tete’de daha pahalıydı. Oteli ancak akşam saatlerinde bulabildim.

Tete, Zambezi Nehri’nin iki yakasına kurulmuş, her iki tarafında doğal güzellikleri, baobab ağaçları, yeşil vadileri olan, nispeten yüksekte bir kent. Ancak, merkez kısımları dökülüyor Tete’nin. Kayda değer gezi noktaları olmayan Tete’de nehir kenarı ve 19. Yüzyıl sonunda inşa edilen Boroma Kilisesi görülmeye değer.

Ayrıca, eyaletin Songo bölgesindeki, 1960’da inşa edilen, tamamen insan yapımı devasa Cabora Bassa Barajı da, zaman ayırmayı isteyen bir başka mühendislik şaheseridir. Baraj, Afrika’nın ikinci, dünyanın da beşinci en geniş barajıdır. Barajın su yüzeyinin 2000 km2’lik bir alanı kapsadığı, 270 kilometre uzunluğunda olduğu, en geniş noktasının da 30 kilometreye ulaştığı söyleniyor.

Tete’deki üçüncü günüm, Mozambik’ten ayrılma günümdü. Ya Zambiya tarafına ya da Malavi yönüne gidecektim. Zambiya vizem hala yoktu, ama Malavi vizesini Maputo’daki elçiliklerinden almıştım. Oraya girişim daha kolay olacaktı ve bu yüzden Tete Köprüsü civarındaki dolmuşlardan birine binerek, sabah erkenden Malavi ile Mozambik’i birbirine bağlayan Zobue sınır kapısına vardım.

Mozambik, Afrika’nın güneydoğu sahilinde bulunan, doğusunda Hint Okyanusu, kuzeyinde Tanzanya, kuzeybatısında Zambiya ve Malavi, batısında ve güneyinde Güney Afrika Cumhuriyet ile Swaziland’la çevrili, 799.380 km2’lik bir alanda 21 milyon nüfusa sahip bir ülke. İçinde Avrupalı, Hintli, Arap ve Afrikalı dışında, pek çok etnik grubu barındırır. Etnik gruplar içinde en yaygın olanı Bantu kültürüdür. Nüfusun %30’u Maputo, Beira ve Nampula’da yaşar ve %90’ı tarımla uğraşır. Resmi dili Portekizce, para birimi Medikaş’tır. 25 Haziran tarihi Bağımsızlık günü olarak kutlanır. İklimi tropikal olup, Ekim- Mart arası yağışlı, Nisan-Eylül arası kuraktır. Ekonomi, tarıma dayanır. Büyük çoğunluğu toprak olan yolların sadece %10’luk bir kısmı asfalttır.

Mozambik’te şu an; hem iktidardaki Frelimo’nun, hem devletin başkanı Armando Emilio Guebuza’dır. Önceki başkanı, “ zenginlerin köpeği, zenginliği yaratan işçilerden daha fazla aşı oluyor” diyen, fakir bir aileye mensup Samora Machel, bindiği uçağın 1986’da dağa çarpması sonucu hayatını kaybetti. Frelimo’nun ilk liderliğini de Eduardo Chivambo Mondlane yapmıştı.

Eduardo Chivambo Mondlane, Darüsselam’daki Frelimo merkezine, bir kitap içinde gönderilen bombanın patlaması sonucu, henüz 49 yaşındayken, 3 Şubat 1969’da dünyaya veda etti. Ama bugün onu sevenler, çok sevgili halkı, 1975’te başkent Maputo’da kendi adında kurduğu üniversitede, adını ve onu şu sözleriyle anıyorlar. “ O, güçlü, zeki, etkili konuşan, cesur, ideallerin ve karakterin en yükseği bir adam; o, kendini ülkesi için özgürlüğe adadı, dünyadaki bir yurttaşta var olabilecek bu ruhun her bir şeyine sahipti.”

Bir hüzün hayat hikâyesidir yaşamı Mondlane’nin! İyi başlayan, ama suikasta kurban giden bir yaşam! Kim bilir ne hayaller kurardı rüyasında! Olmadı, olamadı!

Mondlane, rüyasını göremeden gitti. Rüyasına daldım, ama o rüya bende de eksik kaldı.
Halkında mı? …O çok sevdiği halkında mı? …Galiba, o rüya hiç bitmeyecek!


İSMET İNCE