( Bu yazı, Ankaralı Gezginler Grubuna ait “Gezgin Gözüyle Afrika” isimli kitapta yayımlanmıştır.)

 

                                 AFRİKA’NIN SICAK KALBİ:  MALAVİ… 

ABD’li ünlü sanatçı Madonna’nın evlatlıkları David ve Mercy’nin ülkesi, Livingstone’un Starlar Gölü’nün ev sahibi, İngilizlerin Cinderellası, küçük prenseslerin anavatanı, Afrika’nın sıcak kalbi; Malavi…

Hava çok sıcaktı! Mozambik’in Tete Kenti’nden bindiğim dolmuşla varmıştım sınır kapısına… Tepede bir yerdi. Ama gene dinmiyordu sıcak! Denemek istedim yürümeyi, etraftaki manzarayı seyretmek için! Ama izin vermiyordu güneş! Altı kilometre mesafedeki Malavi Gümrüğü’ne ulaşmam, sınırdan kiraladığım bir motosikletliyle mümkün olabildi ancak! 

Çok ilgili biriydi kapıdaki görevli! Türk olduğumu öğrenince dakikalarca sohbet etti benimle! Türkiye’yi sadece kitaplardan ve TV’den bildiğini, ama çok merak ettiğini söylüyordu. Birkaç kentimizi sayıverdi hemen oracıkta! Zaten Malavi vizem de hazır olunca birlikte içeri yürüdük. Bırakmadı beni! Blantrye’ye gideceğimi söyleyince; o yöne giden dolmuşlardan birisine yerleştirdi ve dolmuş hareket edinceye kadar da yanımda bekledi. İlgi etkilemişti beni! Sormadım ama belli ki; “Afrika’nın sıcak kalpli insanı” işte! 

Blantrye’ye öğle saatlerinde ulaştık. Şoför, nerede kalacağımı sordu. Bildiğim her hangi bir yer olmadığından, şehir merkezinde inmek istediğimi söyledim. Gülerek, kafa salladı, “işin zor” gibilerinden! “Yooo, bulurum bir yer. Hiçte zor değil!” deyince, “ iyi o zaman, burada in!”demesiyle, bir anda kendimi birkaç sokağın birleştiği kavşakta buldum. Blantrye merkezinde olduğumu söylediler. Çanta sırtımda etrafa baktım şöyle bir; ilişmedi gözüme her hangi bir otel, pansiyon! Sokaklara dalmak istedim, bir aşağı, bir yukarı gezindim. Büyük bir-iki oteldi, sorduklarımdan aldığım cevap! İşime gelmedi bunlar ve yürümeye devam ettim. Bunu sorun etmiyordum. Zira yürüyerek gezmekten hoşlanırım ve bence de, bir yeri gezmenin en iyi yolu yürümekti zaten! Hiç olmazsa göz aşinalığı oluşuyordu böylece! Bu iyi bir şeydi de! Yorulduğumu söyleyemem, ama bir yer bulup, yerleşmeliydim bir an önce! 

Bir taraftan yürüyor, bir taraftan sağlı-sollu binalara bakarak, kalacak bir yer bulmaya çalışıyordum. Cadde nereye götürürse, oraya gidiyordum. Caddenin sonuna gelmiştim. Köşeden dönmem gerekiyordu ki; gri renkli, hiç de ihtimal vermediğim bir binanın ikinci katında gördüğüm bir tabela adımlarımı hızlandırmama neden oldu: Üç yolun kesiştiği köşede, iki katlı bir bina! Tabelada Oriental Lodge yazıyordu ve hemen çıktım yukarı. Odaları dolaştım. Temiz bir yere benziyordu. Üstelik balkonun manzarası da güzeldi. Hiç zaman kaybetmeden geceliği 1000 Kvacha’ya ( 6 Dolar civarında) odaya yerleştim. Yer buldum ya, durur muyum artık! Hemen dışarı! 

Blantrye, yaklaşık bir milyon nüfuslu bir kent. Merkez kısımları modern, kenar kısımları geri. Alış-veriş daha çok merkez kısımlarında dönüyor. Bankalar, işyerleri, kafe-restoranlar ve muhtelif mağazalar bu bölgede! Merkezdeki cadde ve sokaklar asfaltla kaplı. Ancak, kenar bölgeler bundan yoksun. Şehir içinde taşıma dolmuş ve taksilerle yapılıyor. Kent, geniş bir alana kurulmuş olmasına karşın, çoğu yere yürüyerek gitmek mümkün. Afrika’nın diğer ülkelerinde sık karşılaşılan kaldırım tezgâhları burada da yaygın. Tezgâhlarda yiyecek ve içeceklerin yanında, meyve tezgâhları çoğunlukta. 

Blantrye, park ve ağaçlarla kaplı bir kent. Ancak, bakım konusunda son derece yetersizler. Kent, gelişmiş bir sanayiye sahip değil. Ekonomisi, tekstil, tütün ve bankacılık üzerine kurulu. 

Gezginler için, çok fazla zaman ayırmayı gerektirmeyen Blantrye, konuklarına kapılarını açabileceği birkaç ziyaret noktasına da ev sahipliği yapıyor. Bunlardan, Chichiri Bölgesi’ndeki Malavi Müzesi, geleneksel Malavi dans ve kültürü hakkında bilgi sahibi olmak için iyi bir adrestir. 

Mandala Sarayı, Afrika’daki göller kuruluşunun başkanının evi. 1882’de inşa edilmiş, kolonyal bir yapı. İçinde, Malavi Kütüphanesi, sanat galerisi ve kafe yer alıyor. 

Saint Michel ve All Angels Kilisesi, harikulade bir yapı. Hiç inşaat tecrübesi olmayan İskoç misyonerlerin, tamamen tuğla ve ahşaptan yaptıkları, sadece el yapımı bir kilise. İnşaat 1888’de başlamış, 1891’de tamamlanmış.  Kilisedeki kubbe, kule, kemer ve cumbaları dikkatle incelemeye değer.  

Blantrye, başkent olmamasına karşın, Malavi Anayasa Mahkemesi ve ülkenin tek TV kanalının merkezi de burada bulunuyor. 

Üç günlük Blantrye misafirliğim sonunda rotamı başkent Lilongve’ye çevirdim. Zambiya vizesi için başvuruyu oradaki elçiliğe yapmam gerekiyordu. 

Blantrye’den Lilongve’ye her gün değişik standart ve fiyatlarda birkaç otobüs kalkıyor. Yolculuğu hızlı otobüsle yaptım. Dört saat sonra Lilongve’deydik. 

Lilongve’de ilk durakta indim. Zambiya Elçiliği’ne yakın bir yer olsun istemiştim. Burası, kentin yeni ve modern bölgesi. Epey dolaştım, ama kendime uygun bir  pansiyon bulamayınca, dolmuşla eski bölgeye geçtim. Son durak, dolmuş terminali. Otobüs terminali de burada. Aynı zamanda toptancı merkezi! Birbirine paralel birkaç caddeden oluşan bu bölge, her tür ticaretin yapıldığı işyerleriyle dolu. Çok sayıda otel, pansiyon olmasına karşın, güvenlik sorunları olabileceği düşüncesiyle, burada kalmadan, ama yürüyerek nehrin karşı yakasına geçip, caddede karşılaştığım o yöne giden, tavırlarıyla iyi-kötü eğitimli olduğunu tahmin ettiğim genç bir Lilongveli kızın eşliğinde, Mufasa Backpackers’a gidip, yerleştim.   

Lilongve’de ilk işim Zambiya vizesi için elçiliğe gitmek olacaktı. Bulunduğum bölge Lilongve’nin eski bölgesi, elçilik ise, ilk indiğim yeni bölgede bulunuyordu. Hiç zaman kaybetmeden dolmuşa binip elçiliğe vardım.  Dokümanlarımı da hazırlamıştım. Vizeyle ilgili görevli, “müracaatı Lusaka’ya ileteceğiz, gelecek cevaba göre hareket ederiz. Beklemeniz lazım!” deyince, birkaç günümü Lilongve’ye hasretmek zorunda kaldım. 

Lilongve, Malavi’nin başkenti olup, Lilongve Irmağı’nın iki yanına kurulmuş. 1975’te başkent olmasını takiben, Blantrye’deki insan ve ticaret hareketliliği Lilongve’ye kaymış ve bugün yeni bölge olarak kabul edilen kısım oluşturulmuş. Ve bu bölge şimdilerde tüm hükümet binaları, elçilikler, iş merkezleri ve yeni yerleşim alanlarıyla dolu bir bölgedir. 

Lilongve’de geleneksel yaşam eski şehirde, modern hayat yeni şehirde sürmektedir. Yani, iki farklı Lilongve var başkentte! Eski bölge sorunlarla dolu. Ama yeni bölge hala gelişmekte! İki bölgeyi birbirine iki cadde bağlıyor. İki bölge arasındaki yol üzerinde küçük bir ulusal park yer alıyor. Kentin iç kısımlarında görülebilecek önemli bir ziyaret noktası olmamakla birlikte, Lilongve’den otobüs ve benzeri ulaşım araçlarıyla gidilebilecek, Malavi’nin ikinci en geniş ulusal parkı durumundaki Kasungu Ulusal Parkı, Dzalanyama Ormanlık Bölgesi ve Dedza Dağı ve Gölü birer turistik aktivite merkezleridir. 

Lilongve’de bulunulduğu sürede zaman harcanabilecek bölgesi eski Lilongve’dir. Cadde ve kaldırımlar, gene seyyar satıcılar ve el işçiliği örneklerinin sergilendiği tezgâhlarla dolu eski bölgede. Ayrıca, geleneksel Malavi mutfağının tadılabileceği mekânlar da burada.  Bazı banka şubeleri, döviz bozdurma ofisler ve muhtelif alış-veriş mağazalarının yer aldığı geniş bir alana kurulu iş merkezilerinin birkaçı da bu bölgede yer alır. 

İki gün sonra tekrar gittiğim Zambiya Elçiliği’ndeki görevlilere yaptığım yoğun ısrar, vizemin hemen hazırlanmasını temin etti. Lilongve’de daha fazla zaman harcamaya gerek yoktu ve ertesi sabah Malavi Gölü’ndeki gemi turuna katılmak üzere, Mzuzu yönüne giden eski bir otobüsle, önce Salima, sonra Nkhotakota yoluna koyuldum. 

Salima, göl bölgesinin ana durağı olmasına rağmen, geri bir yer. Bir yol kavşağı üzerinde bulunduğundan, buradan gölün güney ve kuzey kısımlarına geçiş yapılabilmekte. Nkhotakota yolu üzerinde çalışma vardı ve yol kapanmıştı. Otobüsten inip, yolun karşı tarafına yürüdük. Karşıda bizi bekleyen başka bir otobüsle yola devam edecektik. Fakat elerindeki yükleriyle otobüs kapısına dayanan, çoğunluğunu kadınların oluşturduğu yolcu grubunun arasından otobüse binmem zor oldu. Esasında ayakta bile duracak yer yoktu otobüste. Ağaç altına geçip beklemekten başka çarem yoktu. Fakat otobüsteki tek yabancıyı orada bırakmaya gönülleri elvermemiş olmalı ki; beni çağırıp, yolculardan birinin dizi üzerine oturarak,  yola devam ettik. 

Nkhotakota’ya saat 13.30 sularında vardık. Nkhotakota, Afrika’nın en eski kasabalarından… Eskiden uzun yıllar köle pazarı olarak kullanılmış. Şimdi geri bir liman kasabası. Sıcak ve toz birbirine karışmıştı Nkhotakota’da! Yol kenarındaki tek tük barakalardaki insanlardan,  “Malavi Gölü’ne nasıl gidebileceğimi” soruyordum. Pek sağlıklı bilgi alamadım. Herkes farklı bir yön söylüyordu. Sonuçta, bisikletli taşıyıcılardan biriyle anlaşarak, beni en yakın sahil köyüne bırakmasını istedim. Yirmi dakika devam etti bisiklet yolculuğumuz. Vardığımız yer, birkaç kulübeden oluşan küçük bir sahil köyü. Geniş avlulu, avludaki hayvanlarıyla iç içe, çoluklu çocuklu yaklaşık on beş kişilik bir ailenin oturduğu evin kapı önüne gelip, sordum: “Monkey Bay yönüne giden vapur buradan geçer mi?” Erkekler şaşkın bakışlarla beni süzerken, kadınlardan birisi kafasını sallayarak “ evet, geçer!” cevabını verdi. Artık rahatlamış ve doğru yere geldiğimi anlamıştım. Saatimi göstererek, “kaçta geçeceğini” sordum ardından! Cevap ilginçti: ” Belli olmaz!” 

Vapurun geçeceği kesindi ya; burada beklemem için o yeterdi bana! Sıra, vapurun geçiş saatini öğrenmeye gelmişti. Biraz daha yürüyünce, kumsalın yanı başında, yüzünü göle çevirmiş, sarı boyalı, tek katlı, bir binaya girmek istedim. Kapıdakiler karşıladı beni. Burası bir oteldi ve galiba buranın tek oteliydi. Benzer soruları, oradakilere de sorunca, gerekli bilgiyi tamamlamıştım: Vapur, Malavi Gölü’nün kuzey kısmındaki Karonga Şehri yakınındaki Kambve Limanı’ndan başlayarak,  hava ve denizin durumuna göre güneye doğru ilerliyor, fakat hangi limana saat kaçta uğrayacağı belli olmuyormuş. Söylediklerine göre, Nkhotakota Köyü’ne genelde gece yarısı uğruyormuş. Ama saati? “ O belli olmaz!” 

Henüz akşam olmamıştı. Gece yarısının belirsiz bir saatine kadar vapuru bekleyemezdim ve mecburen sahildeki otele yerleşmeye karar verdim. 

Otelde müşteri olarak benden başka kimse yoktu. Bir süre dinlendikten sonra, sahile çıktım ve akşamın bir vaktine kadar tüm zamanımı orada geçirdim. Otele döndüğümde, Avrupalı üç turistin daha otele gelmiş olduğunu gördüm. Onlar da vapuru bekliyorlarmış. Saatini onlar da bilmiyorlardı. 

Otel görevlilerine, vapur geldiğinde uyandırmalarını söyleyerek, istirahata çekilmiştim ki; uyumaya fırsat kalmadan vapurun sirenini duydum. Saat, gece 1.20’yi gösteriyordu. Hemen toparlanıp dışarı çıktım. Diğerleri de hazırlanmıştı. Birlikte sahile yürüdük. Vapur, sahile yakın bir yere demir atmıştı.  Gündüzün yakıcı sıcağı gitmiş, yerini Malavi Gölü’nün serin suları almıştı. Karanlıkta gelen tekneyle vapura taşındık.

 

Vapurun ismi İlala. İlala, 1951’den beri Doğu Afrika’da Malavi Gölü’nde yük ve insan taşımada kullanılan motorla çalışan bir gemi. Asıl evi, güneydeki Maymun Koyu (Monkey Bay olarak biliniyor) olup, her hafta kuzeydeki Kambve’ye kadar gidip, tekrar geri dönmektedir. İlala, göl kıyısında yaşayanların Malavi Gölü’ndeki tek ulaşım aracı. 100 Ton yük, 365 yolcu taşıma kapasitesine sahip.52 metreuzunluğunda, 620 Ton ağırlığında İlala! 

İlala muhtelif bölümlerden oluşuyor. İlk katında yük ve insanlar bir arada bulunuyor. Bu bölümde, hem oturmak hem uyumak için ayrı ayrı bölümler oluşturulmuş. Ancak, her bölümün fiyatı farklı. Özellikle en ucuz fiyatı olan bölümdekilerin diğer bölümlerde kalabilmelerine izin verilmiyor. Üst kısımdaki alan daha ferah ve en pahalı bölümü. Bu bölüm sadece bu kısmın biletini alanlara tahsis edilmiş. Diğer bölüm yolcularının burayı kullanması yasak. 

Vapurda fiyat pazarlığı yaptım. Teklif ettiğim fiyattan bilet almama razı oldular. Zaten yorgundum ve boş kanepelerden birine uzanarak, günün ağarmasını bekledim. 

Bazen uyudum, bazen Malavi Gölü’nün serin sularını izledim İlala’dan. Işıkları da fazla değildi İlala’nın. Bu yüzden geçtiğimiz bölgelerin farkında bile değildim. Biletimi Maymun Koyu’na kadar almıştım. Öğleye doğru son durak olan koya ulaştığımızda, benimle birlikte birkaç yolcu kalmıştı İlala’da ve gönülsüz yağan yağmurun yüzüme vuran taneleri,  İlala’daki yolculuğumuzun son bulduğunu ve Maymun Koyu’na geldiğimizi haber veriyordu. 

Malavi Gölü, Afrika’nın üçüncü en geniş, dünyanın da dokuzuncu en geniş gölüdür. Denizden yüksekliği470 metre, yüzölçümü 29.600 km2’dir. Uzunluğu580 kilometre, genişliği75 kilometre, ortalama derinliği292 metre, en büyük derinliği ise 706 metredir. Gölün, Likoma ve Chizumulu isimli iki adası da vardır. 

Malavi Gölü’nde binden fazla balık türü yaşamaktadır. Bunların özelliği, Malavi Gölü dışında her hangi bir yerde yaşayamamalarıdır. Göl, akvaryum gibidir ve balıklarıyla ünlüdür. Balıkların en ünlüleri, yumurtalarını ağzında taşıyan, ülkemizde Çiklet Balıkları olarak bilinen balık türüdür. Çiklet Balıkları ülkemizde de yaygın olarak kullanılan akvaryum balığıdır ki; pek çok türü içinde, en çok tercih edileni, Sarı Prenses Çiklet Balığı’dır. Bu balıklar, Maymun Koyu’nun dip kısımlarında yaşarlar ve Malavi’nin önemli bir ihraç kalemini oluştururlar. 

Malavi Gölü’nün suyu çok berraktır. Göl de, balıklar dışında, su aygırları ve timsahlar da yaşar. Gece gölün insanlar açısından güvenlikli olmadığı söyleniyor. Her yıl, pek çok insanın özellikle su aygırlarına yem olduğunu birkaç defa dinlemiştim. Ayrıca, göldeki adalarda insan yaşamadığı, ancak çok sayıda Piton Yılanı’nın bulunduğu anlatılmaktadır. 

Maymun Koyu’ndaki boğazda Malavi Gölü Ulusal Parkı bulunur. 1980’de 88 km2’lik bir alanda oluşturulan Ulusal Park, dünyadaki ilk tatlı su ulusal parkı olup, 1984’ten beri UNESCO’nun Dünya Doğa Mirası Listesi’nde yer alır. Parkta, babon ağaçları, antiloplar ve muhtelif kuş türleri bulunmaktadır. 

Malavi Gölü, aynı zamanda Nyassa Gölü olarak da bilinir. Halk dilindeki adı “ Afrika’nın Efendisi”dir. Gölün yaklaşık 40 bin yıllık bir geçmişe sahip olduğu ileri sürülmektedir. 

Maymun Koyu’nda yağmur hareketimi kısıtlamıştı. Dağlar arasındaki yerleşiminde iki gündüz ancak kalabildim. Yağmur hiç durmadı. Sakin bir yerde, gürültüden uzak, yerel halkla iç içe bir hayatı özlemiştim. Ama yağmur işte! 

Çok erken kalkan bir köy otobüsüyle önce Salima, sonra tekrar Lilongve’ye döndüm. Adresim bu defa gene eski bölge, fakat başka bir pansiyondu. İlk gelişimde görmüştüm orayı ve hoşuma gitmişti. Malavi Gölü, İlala ve Maymun Koyu’ndaki yorucu günlerimi burada dinlenerek geçirebilirdim artık. Hem de, nehir kıyısındaki küçük bir parkta Mankala oyuncularıyla sohbet edip izlerken! 

Malavi, Doğu Afrika’da, Mozambik, Zambiya ve Tanzanya’ya komşu, 1964’te bağımsızlığına kavuşmuş, 118.480 km2’lik bir alanda on üç milyon nüfus barındıran bir ülke. Nüfusun %85’i kırsal bölgelerde yaşıyor. Ekonomisi tarıma dayalı. Tütün, çay, şeker kamışı, pamuk, kömür, boksit, uranyum ve balık ihraç ediyor. Resmi dili İngilizce, para birimi Kvacha’dır. 

Malavi, tropikal bir iklime sahip olup, Kasım-Nisan arası sıcak, Mayıs-Ağustos arası kuru sezondur. 

Malavi mutfağıyla ünlüdür. Et, yeşil sebze, tavuk veya balığın eşlik ettiği Nsima en bilinen  yemeğidir.

Lilongve’de olduğum bir gün, nehir kenarındaki pazaryerine yürüyordum. Cadde kenarındaki küçük bir parkta ellerindeki taşlarla oynamaya çalışan birkaç kişiyle karşılaştım. İlgimi çekmişti. Yanlarına vardım. Yere çok sayıda küçük çukur eşilmiş, elerindeki taşları bu çukurlara koyup alıyorlardı. Onları izledim bir süre. Bazen bağırarak, bazen gülerek oyuna kaptırmışlardı kendilerini. Benim de katılmak istediğimi söyledim. “Oyun bozulur olmaz!” dediler. Ayrılamadım ve bitmesini bekledim oyunun! Taraflardan birinin çukurunda taş çoğalmıştı. Diğerinin moralinin bozulup, taşları elinin tersiyle iteklediğini, karşısındakinin de sevinçle ellerini havaya kaldırdığını görünce, oyunun bittiğini anladım. 

Hevesliydim oyuna katılmaya! Oyuna yeniden başlayacaklardı: “ Biliyorsan gel!” dediler. Çukurların bir kısmına taşları koydular. Elimde taş, bekliyorum. “Hadi, başla!” 

Taşları ne yapacağımı, hangi çukura koyacağımı bilmiyorum. Şaşkın şaşkın bakıyorum. Gülüyorlardı halime! Bu oyunun adı neydi, onu da bilmiyordum aslında! Tarif etmelerini istedim: 

“Mankala!” oyunun adı! En az iki kişiyle oynanıyor. Yerdeki çukurlara konulmuş taşlar sırayla başka çukurlara aktarılarak, çok taş toplamaya çalışılıyor. En çok taş toplayan taraf oyunun galibi oluyor. Kazanmak, tam bir maharet ve tecrübe işi! 

Mankala’yı Lilongve’de öğrendim. Oyunu beceremedim, ama Mankala oyuncularıyla dost olmuştuk. Onlar oynuyor, bana da, taşları koymam gereken çukuru gösteriyorlardı. Mankala oyunu böylece devam etti gitti! Benim taraf kaybetmişti. Kazananın eli omzuma uzandı, moral vermek için!  Malavi’de bir sıcak el! Hem de omzumda ve de üzülmemem için! 

Mankala, enteresan bir oyun! Hem beceri hem tecrübe gerektiriyor. Aklıma, Mankala oyuncularının hayatı geldi bir an! Sanki yaşamla oynuyorlardı oyunu! Mankala’da nasıl olsa kazanabileceklerdi bir defasında! Çünkü tecrübe ve maharet yetiyordu onlara! Ama ya Malavi’deki hayat? Çok daha maharet istiyordu onlardan! 

Mankala oyuncuları! Biri kazanıyor, diğeri kaybediyordu! Sonuç belli: Kazanmak ya da kaybetmek! Başkası yok! 

Yaşamları da buna benziyor Mankala oyuncularının! Mankala’da kazanıyorlar, ama hayatta kaybediyorlar. Kim bilir;  belki de, hayata kaybeden, şansını Mankala’da denemek istiyor.

Haa! Ne diyordum? “ Afrika’nın Sıcak Kalbi”  mi? 

Mankala oyununda omzuma değen o el var ya; galiba bu, o olsa gerek!

İSMET İNCE